“Zafer” çığlıklarının gizlediği karanlık: Kürtler yenilmedi, asıl biz kuşatıldık
"Kürtler yenildi" diye ovuşturulan eller, aslında boğazımıza dayanmış kılıcı alkışlıyor. Kürt halkı, tarihsel direniş geleneğiyle bu kuşatmayı da bir şekilde yarar. Ama biz, içimizdeki ve sınırımızdaki bu örgütlü gericilikle nasıl baş edeceğiz? Kurtuluş, devletlerin kirli pazarlıklarında veya milliyetçi hezeyanlarda değil; Türk, Kürt ve Arap halklarının, IŞİD/HTŞ karanlığına ve devlet faşizmine karşı öreceği ortak, sınırsız ve devletsiz dayanışmadadır.
Egemen medyanın manşetlerinde ve iktidarın dilinde bugünlerde tuhaf bir "zafer" sarhoşluğu var. 2026’nın ilk ayında, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam’daki yeni HTŞ rejimi arasında imzalanan entegrasyon anlaşması, muktedirlerce "Kürtlerin sonu", "ABD’nin ihaneti" ve "büyük devlet aklının başarısı" olarak pazarlanıyor. Oysa bu şovenist gürültünün arasında, hem coğrafyamızın tarihsel hakikati hem de Türkiye halklarını bekleyen asıl büyük tehlike gözden kaçırılıyor.
Öncelikle şu "ABD Kürtleri sattı" ezberini bir kenara bırakalım. Emperyalizm dost edinmez, aparat arar. Rojava’daki devrimci dinamik, 2014’te IŞİD barbarlığı Kobane kapılarına dayandığında, hayatta kalmak için ABD hava desteğiyle taktiksel bir ilişki kurmak zorundaydı. Bu bir aşk evliliği değil, can havliydi. Bugün ABD Temsilcisi Tom Barrack’ın "SDG’nin misyonu bitti" demesi, Kürtlerin safdilliğinden değil, devletlerin doğasından kaynaklanır. Devletler çıkarına bakar, halklar ise kendi göbeğini keser.
Kürt halkının mücadelesini 2015’te ABD ile başlayan bir "vekalet savaşı" sananlar, tarihsel hafızadan yoksundur. Bu mücadele, emperyalistlerce cetvelle çizilen sınırlara ve ulus-devletlerin tek tipçi zulmüne karşı yüz yıldır süren bir varoluş kavgasıdır. 1930’da Zilan Deresi’nde "temizlik" adı altında katledilen binlerce insan, 1938’de Dersim mağaralarında zehirli gazlarla boğulanlar, 1960’ta Suriye rejiminin Amude Sineması’nda diri diri yaktığı yüzlerce Kürt çocuğu ve Halepçe’de elma kokusuyla gelen ölüm... Bugün yaşananlar, bu tarihsel zincirin sadece yeni bir halkasıdır. Kürt özgürlük mücadelesi, devletlerin masasında zaman zaman gerilese de, toplumsal tabanda meşruiyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Onlar, kendi başlarının çaresine bakmayı, Zilan’dan ve Halepçe’den sağ çıkarak öğrenmiştir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Kürtlerin statü kaybetmesine sevinirken, kapımıza kimin yerleştiğini görüyor muyuz?
Esad’ın devrilmesiyle Şam’da iktidarı ele geçiren Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve lideri Ahmed el-Şaraa, takım elbise giymiş IŞİD zihniyetinden başka bir şey değildir. "Kürt koridoru parçalandı" diye bayram edenler, Türkiye’nin güney sınırının boydan boya bir "Cihatçı Otobanı"na dönüştüğünü göremiyor mu? İstanbul Fatih’te, Antep’te HTŞ’nin zaferini tekbirlerle kutlayan kalabalıklar, sadece Suriye’deki rejimin değişimini değil, bu zihniyetin Türkiye içindeki tahkimatını da gösteriyor.
Seküler, demokratik ve özgür bir yaşam arzusunda olan bizler için tehlike çanları çalıyor. Sınırımızda kadınları eve hapseden, Alevileri ve sekülerleri "sapıtmış" gören, kafa kesen bir geleneğin "devletleşmiş" hali var artık. Kürtlerin Rojava’da kurmaya çalıştığı kadın özgürlükçü, ekolojik ve çoğulcu modelin tasfiyesi, Türkiye’deki rejimin güvenliği için değil, Ortadoğu’daki karanlığın kalıcılaşması için bir adımdır.
Bu yüzden, "Kürtler yenildi" diye ovuşturulan eller, aslında boğazımıza dayanmış kılıcı alkışlıyor. Kürt halkı, tarihsel direniş geleneğiyle bu kuşatmayı da bir şekilde yarar. Ama biz, içimizdeki ve sınırımızdaki bu örgütlü gericilikle nasıl baş edeceğiz? Kurtuluş, devletlerin kirli pazarlıklarında veya milliyetçi hezeyanlarda değil; Türk, Kürt ve Arap halklarının, IŞİD/HTŞ karanlığına ve devlet faşizmine karşı öreceği ortak, sınırsız ve devletsiz dayanışmadadır.