Doğanın tiranlığına teslimiyet özgürlük değildir: Anarko-transhümanizm eleştirisine bir yanıt (III)

Çıkış yolu, ilkelcilerin ve post-yapısalcıların yaptığı gibi aklı terketmek veya uygarlık ve teknolojiyi reddedip karanlığa dönmek değildir. Çözüm, Aydınlanma'nın mirasını kabul edip, onu kendi üzerine düşünmeye zorlayarak dönüştürmektir. Aklı, tahakkümün aracı olmaktan çıkarıp özgürlüğün temeli kılacak olan bu "aydınlanmış aydınlanma" ise ancak tahakkümsüzlüğü ilke edinen anarşizm ile mümkündür.

Doğanın tiranlığına teslimiyet özgürlük değildir: Anarko-transhümanizm eleştirisine bir yanıt (III)

Yazının bir başka sert eleştirisi, anarko-transhümanizmin biyolojik yeniden tasarım ve ekolojik mühendislik önerilerine yönelik. Aslanları vegan yapma, yırtıcılığı sonlandırma veya metabolik süreçleri yeniden tasarlama vb. fikirler, bir tür "tekno-faşizm" olarak adlandırılıyor. Bu tutum, ilk bakışta anlaşılabilir ve saygıyı hak eden bir vicdani kaygıyı barındırıyor; o da geri dönüşü olmayan bir yıkım ve hata olasılığı. Bu noktada son derece açık olmak gerekir. Elbette ki bugünün teknolojisiyle, mevcut ekosistemin o hassas ve vahşi dengesine paldır küldür müdahale etmek, aslanların genlerini ameliyatla değiştirmeye kalkmak çılgınlık olurdu. Gazi Bertal'ın, karmaşık ekosistemlerin öngörülemezliği konusundaki uyarısı son derece yerindedir. Anarko-transhümanizm, bugünkü kaba ve ilkel teknolojimizle doğayı bir laboratuvar faresine çevirmeyi savunmaz, savunmamalıdır. Bahsettiğimiz şey, nanoteknolojinin, sentetik biyolojinin ve yapay zekanın olgunlaştığı, simülasyon kapasitemizin hata paylarını minimize ettiği bir gelecekte mümkün olabilecek şefkatli bir biyoloji vizyonudur. Ancak yazar, itirazını teknik bir riskle sınırlandırmıyor. Bu türden bir müdahalenin prensipte yanlış olduğunu, doğayı hatalı ve optimize edilmesi gereken bir şey olarak görmenin bir tür tekno-faşizm olduğunu iddia ediyor. Oysa asıl faşizm, doğanın güçlü olanın zayıfı yediği acımasız ve merhametsiz yasasını kutsal ve dokunulmaz ilan etmek değil midir? Bir ceylanın canlı canlı yenirken duyduğu dehşeti, bir yavru zebranın boğulurken çıkardığı sesi "otantik varoluş" veya "ekolojik çeşitlilik" diyerek romantize etmek, acı karşısında tüyler ürpertici bir duyarsızlık değil midir? Eğer bir insan grubu, zayıf olanı avlayıp yese buna vahşet deriz. Ancak doğa bunu yaptığında buna "muhteşem denge" diyoruz. Anarko-transhümanizm, bu ikiyüzlülüğü reddeder. Fiziksel acı, ister insan kaynaklı olsun ister doğa kaynaklı, öznel bir deneyim olarak kötüdür. Anarko-transhümanizmin metabolik yeniden tasarım dediği şey, David Pearce'ın (transhümanist filozof) deyimiyle "Hedonistik İmperatif"tir; yani yeryüzündeki ızdırabın, biyolojik köklerine inilerek ortadan kaldırılmasıdır. Eğer gelecekte, laboratuvar ortamında üretilmiş etlerle beslenen, genetik olarak saldırganlık dürtüleri törpülenmiş, avlanmaya ihtiyaç duymayan ama hala özgürce koşan karnivor olmayan aslanlar olursa, bunu yapmamak için hangi etik mazeretimiz olabilir? Doğallık mı? Ataların geleneği mi? Bunlar muhafazakar argümanlardır. İnsanın ahlaki evrimi, biyolojik evriminden daha hızlıdır ve anarko-transhümanizm, bu durumun mantıki uzantısının son noktasıdır. 

 Asıl kritik meseleye gelecek olursak; anarko-primitivizm içinden çıkması mümkün olmayan bir ikilemle yüz yüzedir, her ikisi de anarşist bir gelecek tahayyülü için iflas niteliğindedir. Birinci olasılık: Anarko-primitivizm, iddiasının arkasında durup gerçekten uygulanabilir, somut bir siyasal pratik olmayı arzulamaktadır. Eğer durum buysa, karşımızdaki tablo dehşet vericidir. Çünkü modern tarım, tıbbi teknoloji, endüstriyel lojistik ve enerji altyapısı olmadan, gezegenin mevcut 8 milyarı aşan nüfusunu beslemesi ve hayatta tutması fiziksel olarak imkansızdır. Avcı-toplayıcı bir yaşam tarzı, kilometrekare başına çok düşük bir insan yoğunluğunu kaldırabilir. Dolayısıyla, uygarlığın ve teknolojinin ilgasını savunmak, milyarlarca insanın açlıktan, salgın hastalıklardan veya kaynak savaşlarından ölmesini, yani tarihin görmediği ölçekte bir kitlesel kırımı gerektirir! Asıl eko-faşizm budur ve bunda anarşist hiçbir nitelik yoktur. İkinci olasılık: Anarko-primitivizm, tamamen defansif ve romantik bir nostaljiden ibarettir. Bu senaryoda ilkelcilik, politik bir eylem planı olmaktan çıkar ve modernitenin konforu içinde üretilmiş, işlevsiz bir "keşke" edebiyatına dönüşür. "Keşke tarım icat edilmeseydi", "Keşke tekerleği bulmasaydık", "Keşke uygarlık oluşmasaydı" vs. Bu yaklaşım, geçmişi (çoğu zaman hatalı ve idealize edilmiş verilerle) kutsayan, geleceği ise reddeden pasif bir sızlanmadır. Sadece söylemden ibaret olan bu duruş, uygarlığın sorunlarına çözüm üretemez. 

 Son olarak vurgulanması gerekir ki, transhümanizm ancak anarşist ve anti-kapitalist karakterde olduğu sürece bir özgürleşme projesidir. Devletçi veya tamamen kar odaklı hiyerarşik bir düzende, bu muazzam güç kaçınılmaz olarak bir tekno-faşizme, hatta yeni bir tekno-feodalizme evrilme riski taşır. Adorno ve Horkheimer'ın aklın araçsallaşarak yeni bir tahakküm biçimine dönüştüğüne dair Aydınlanma eleştirileri haklıdır, ancak kötümserlikleri yanlıştır. Çıkış yolu, ilkelcilerin ve post-yapısalcıların yaptığı gibi aklı terketmek veya uygarlık ve teknolojiyi reddedip karanlığa dönmek değildir. Çözüm, Aydınlanma'nın mirasını kabul edip, onu kendi üzerine düşünmeye zorlayarak dönüştürmektir. Aklı, tahakkümün aracı olmaktan çıkarıp özgürlüğün temeli kılacak olan bu "aydınlanmış aydınlanma" ise ancak tahakkümsüzlüğü ilke edinen anarşizm ile mümkündür.