İran'da savaş kimin savaşı?
Ancak çevreleri radikal Siyonist ve Evangelist ahmaklarca çevrelenmiş soykırımcı Netanyahu ile Pedofili Trump’ın klikleri İran’nın kendi kurguladıklarından daha büyük bir lokma olduğunu kendilerine göre oldukça uzun, başkalarına göre ise oldukça kısa bir sürede anlamak zorunda kalacaklardır diye düşünüyorum.
İran’nın ABD ve İsrail tarafından hedef alınmasıyla başlayan savaş bu yazı yazılırken 10. Gününe girmek üzereydi. Savaşın ilk başında batılı ana akım medyada oluşan İran’da rejimin kısa sürede çökeceği ve İran’ın uzun süreli bir kaos ve parçalanma sürecine gireceğine dair beklentiler giderek sönümlenmeye başladı. Dahası savaşın ilk gününden itibaren zafer naraları atan Trump ve Netanyahu’nun sesleri de daha alçak perdeden çıkmaya başladı. İran’ın nükleer programını mutlaka iptal etmesi gerektiğini savunan Trump, rejimin kayıtsız şartsız teslim olması ve değişimin önünü açması gerektiğini söylerek işe başlamıştı. Ardından Kürtlerin İran’a karşı kara gücünü oluşturmasından söz ederek, sahadaki Kürt liderleri teker teker arayarak konunun takipçisi olmaya devam etti. Ancak bu eğilim birkaç gün içinde son buldu. Şimdi “Kürtlerin kara gücü olması diye bir planımız yok” diyebiliyor, hatta en son açıklamasına göre “ille de rejimin değişmesi gerekmiyor” vs. Anlaşılan bu uzun ve kalıcı sonuçları olacak bir savaş olacak. Bu savaş 12 gün savaşına benzemeyecek gibi görünüyor. Savaşın sonunda İran’da rejim sona erer mi bilemem, ama mutlaka bir değişim geçirecek gibi görünüyor. Ancak bu savaşın sonuçları İran’daki molla rejiminden daha çok ABD ve İsrail, yani Trump ve Netanyahu açısından çok önemli olacak. Ve muhtemelen onlar açısından da olumsuz olacak.
Sahada savaş tüm hızıyla sürerken sivil ve askeri kayıplar artarak devam ediyor. Şu an itibarıyla bütün dünyanın gözü bu savaşın üstünde, devam etmekte olan diğer önemli savaşlar (Ukrayna-Rusya, Pakistan-Afganistan vb.) kısmen unutulmuş gibi duruyor.
Yavaş yavaş konuya girmeye başlamadan önce belirtmem gerekir ki, bu yazıyı kaleme almaktaki amacım kapsamlı bir dış politika analizi yapmak değil bu analizleri iç ve dış medyada herkes kendi meşrebince bir biçimde yapıyor zaten. Benim burada yapabileceğim şey diğer yorumlarda pek üstünde durulmayan ancak kendimce önemli bulduğum konulara dikkat çekmek şeklinde olabilir düşüncesindeyim.
Bundan çok değil iki ay kadar önce İran’daki gösteriler üzerine bir yazı kaleme almıştım oradan başlayarak devam edeyim.
“Ancak meşru muhalefetin ABD ve İsrail başta olmak üzere "dış güçlerce" desteklenmesi İran halklarında sempati yaratacağını düşünmek bir yana olumsuz etki yaratacağını ve muhalefetin daha da bölünmesine yol açacağını söylemek yanlış bir öngörü olmaz. Zaten muhalefetin bölünmesi ABD ve İsrail ekseni tarafından fazlaca bir sorun teşkil etmez. Venezuela örneğinde gördüğümüz gibi ABD açısından kiminle çalıştığının önemi yoktur, birlikte çalıştıklarından ne kadar yararlanabildiği önemlidir. Bu bakımdan İran'da rejim değişmese, devrim olmasa bile, insan hakları, toplumsal özgürlükler ve sosyal adalet açısından iyimser gelişmeler olmasa bile, rejimin bu haliyle devam edemeyeceği aşikardır. Sıkıntı rejimin kendisinin otoriter ve hiyerarşik yapısından ötürü kendi içinde herhangi bir esnekliğe cevaz vermiyor olmasında ve bütün emniyet sübaplarını tıkamış olmasındadır. Ancak hiçbir zaman seçilmiş bir lider olmayan Ali Hamaney'in ilerleyen yaşına, ekonomik çözülüşün, sosyal patlamaların etkilerinin ABD-İsrail koalisyonunun militarist ablukası ile birlikte rejimin çatlamasını hızlandıracağını. gelişmekte olan iç savaş süreciyle Hamaney'in bekası arasında İran'lı siyasi elitlerin üç vakte kadar bir tercih yapmak zorunda kalabileceğini öngörüyorum.” (İran halklarının geleceğinden umut var mı? 16 Ocak 2026, Liberter.org)
Böyle yazmışım, tabi o zaman olası bir savaşın emareleri olmakla birlikte savaşın bu kadar yakın olabileceğini bilmiyorduk. Gelinen noktada savaş patladı ve ilk günden İran rejiminin ruhani lideri A. Hamaney ve diğer bazı önemli rejim elitleri güdümlü füzeler ile öldürüldü.
Ancak geçen süre zarfında ABD ve İsrail’in anti İran koalisyonu genişletmek için başvurduğu akıl dışı manevralara, skandal denebilecek açıklamalara ve İran’ın karşı koyma kapasitesinin sanıldığı kadar kof olmadığına bakarak bu savaşın kolay bir sonu olmayacağını söyleyebiliriz. Şu ana kadar komşulara yağdırılan füzelere ve dronlara bakarak İsrail’in İran karşıtı cephenin genişlemesi için aşırı derecede hevesli olduğunu ancak aynı hevesi Türkiye ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Katar, BAE, Bahreyn ve Umman’ın paylaşmadığını görmekteyiz. Burada Azerbaycan’ı belki ayrı tutmak lazım. Azerbaycan ile İsrail’in stratejik askeri ilişkileri belki de Azerbaycan diktatörü Aliev’i İran’a karşı daha mesafeli olmaktan alıkoyuyor olabilir ancak en kötü durumda bile Aliev’in Belarusya’da A. Lukaşenko’nun Ukrayna’ya karşı Rusya’nın yanında oynadığı rolden daha fazlasına cüret edebileceğini düşünmüyorum.
Benim bu satırları kaleme almaktaki amacım bu savaşın yakıcı dehşetine ve şehvetine kapılmadan savaşın çıkış nedenlerine dair tutarlı bir düşünce ortaya koymaktır.
Geleneksel ana akım medya bu savaşı satır aralarında bazı doğru şeyleri çıtlatmakla birlikte genellikle Trump’un ya da Netanyahu’nun genişleme arzularına, İran’ın zengin petrol yataklarına sahip olma arzularına bağlamaktalar, geleneksel sol medya ise bunu her zamanki gibi, “alt yapı üst yapıyı belirler” önermesinden hareketle petro-dolar meselesine bağlama eğiliminde. Oysa bu nedenler savaşı tetikleyen nedenlerden bazıları olmakla birlikte asıl belirleyici nedenler değiller. Zira bu nedenler yıllardır var olmakta iken neden daha önce ya da daha sonra değil de şimdi sorusuna cevap vermekten uzaktır. Savaşı doğuran asıl nedenleri ortaya koyabilmek için biraz daha geriye giderek diğer etkenleri birbirleriyle bağlantılı olarak ele alarak mantıklı bir sonuca ulaşabiliriz.
Bu savaşı anlamak için saldırgan bloğu oluşturan iki lidere önce İsrail’e Binyamen Netanyahu’ya sonra da ABD’ye Donald Trump’a bakmamız gerekir. Devletlerarası ilişkileri alt yapı ve kitaba uygun olsun diye “tekelci burjuvazinin çıkarları” açısından açıklama refleksiyle nesiller boyu yetişmiş sol aydınlar açısından Netanyahu ve Trump portreleri fazlaca magazinsel ya da iradeci bir yaklaşıma kapı açıyor gibi görülebilir. Ancak iki militarist devletin en tepesinde bulunan bu iki kişiliği analiz etmeden mevzuyu sınıflar ve tekelci sermaye bahsine teşmil etmek hem çok hafif kalır hem de hiçbir şeyi açıklamış olmaz. Üstelik Netanyahu ve Trump kişilerinin herhangi bir sermaye sınıfını temsil etmediğini iddia ediyor filan da değilim. Elbette ki bu şahıslar tepesinde oturdukları devlet mekanizmaları itibarıyla aynı zamanda belli sermaye gruplarını ve bazı çıkar çevrelerini de en azından emekçi ve yoksul kesimlere karşı temsil ediyorlar. Ancak iktidar hırkasını giyenler artık onun lanetiyle yaşamaya ve iktidar tarafından ele geçirilmeye hazır olmalılar. Nedir o lanet? Çok basit, her ne pahasına olursa olsun iktidarı koruyup kollama ve iktidar için her şeyin mubah olduğu düşüncesine inanmak, dahası böyle yaşamak.
Belki de her şeyi 7 Ekim HAMAS saldırısı ile başlatmak mantıklı olurdu. Ancak bundan önce İsrail devletinin yayılmacı Siyonist ideolojisi ve kolonyalist karakteri üstüne birkaç cümle kurmadan bu da eksik kalırdı. Filistin Siyonizm tarafından kolonize edilmiş ve bu kolonizasyonun yayılmacı Siyonist ideoloji ve politikalar aracılığı ile halen sürdürülmekte olduğu bir coğrafyadır. İşin en önemli kısmı sömürgecilik çağının çoktan sona erdiğinin söylendiği günümüzde bu kolonizasyonun sömürgecilik dönemlerine göre anakronik olsa da halen sürmekte olduğu başta ABD ve İngiltere olmak üzere neredeyse tüm Batı Bloğundan açık ya da dolaylı destek alıyor olmasıdır. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan BM ve orada kurulan BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin açık himayesi ile bu kolonizasyon ve soykırım sürdürüldü, sürdürülmeye devam ediyor. Günümüzde en geniş anlamıyla Ortadoğu coğrafyasında İsrail, ABD için birinci derecede stratejik müttefik haline gelmiştir. ABD dış politikasındaki Yahudi lobi etkisi uzun yıllardır Cumhuriyetçiler, neo-conlar, evangelistler vb. grupların Amerikan Yahudi diasporası ile iç içe geçmesi çok boyutlu çıkar ortaklıkları yaratmıştı. Özellikle de İsak Shamir’in suikaste kurban gidip iki devletli çözümün çöpe atılmasından sonra Amerikan dış politikasının tamamen İsrail çıkarlarına göre belirlendiğini buna itiraz eden seslerin büyük bir tepkiyle boğulmakta olduğunu görüyorduk. Bu Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki hegemonyası için atılan çok önemli adımlardan biriydi. Bunlar olup biterken özellikle 2000’li yıllardan itibaren İsrail’in göçmen kabul politikasını temelden değiştirdiğini yeni tür teşvik ve eleme politikaları ile İsrail’e Siyonist olmayan Yahudi göçmenlerin yerleşmesini neredeyse olanaksız kıldığını da belirtmek gerekir. Bu sayede bir zamanlar güçlü bir İşçi Partisi ve Siyonist olmayan sol muhalefete sahip olan İsrail bu Siyonist demografik mühendislik sayesinde Siyonist olmayan grupları (Sol Partiler, Filistinli Araplar, Sendikalar, Hasidikler, Vicdani retçiler vb.) marjinalize etmeyi başardı. Bu da sağcı Likud Koalisyonlarının ve sağın daha sağı vb. iktidarların önünü açtı. Bu da Siyonist İsrail’in Ortadoğu’daki hegemonyası için atılan çok önemli adımlardan bir başkasıydı. Bu sayede Siyonizm “iç cepheyi” sağlamlamış oldu.
Gelelim 7 Ekim HAMAS saldırısına. Komplocu bir yerden konuşuyor değilim, ancak Gazze’nin Siyonist rejim tarafından “insansızlaştırılması”nın bir master plan dahilinde hep bir yerlerde var olduğunu sadece harekete geçmek için uygun zamanın beklendiğini düşünüyorum. 7 Ekim HAMAS saldırısına gelindiğinde Netanyahu seçmenlerinin gözünde yitirdiği popülaritesi, aleyhine sonuçlanan yolsuzluk yargılaması ve yüksek yargıya doğrudan müdahalesi ile adeta bir nefret objesi haline gelmeye başlamıştı. Bu durumda yeniden seçilmesi zor görünüyordu. Ancak boğazına kadar battığı kirli ilişkiler, yolsuzluk, insan hakları ve hukuki ihlaller onu iktidarda kalmaya mahkûm ediyordu. Eğer iktidardan düşerse bir dizi yargılama ile siyasi hayatının biteceği kesindi. Onu ayakta tutacak tek şey savaş olabilirdi öyle de yaptı. 7 Ekim 2023 HAMAS saldırısı yaklaşık 1200 kadar İsrail’linin ölümüne neden olunca, Netanyahu bunu İsrail’in 11 Eylül’ü olarak ilan etti ve Gazze’ye topyekün savaş ilan etti. Artık HAMAS ile Filistinli sivil halk arasında herhangi bir ayrım kalmamıştı ve Gazze’deki 2 Milyon civarındaki nüfus oradan sürülecekti. İki yıl süren yıkım ve soykırımda çeşitli kaynaklara göre çoğu sivil ve çocuk 70-75 bin kişi öldürüldü. Bu acımasız yıkım karşısında Güney Afrika ve bazı ülkelerin başvurusu ile UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi) Netanyahu ve önemli İsrail yöneticileri hakkında soykırım suçundan yakalama kararı çıkardı.
2024 Kasım’da ABD’de başkanlık seçimlerini D. Trump kazanarak ikinci kez başkan oldu. Sonra İbrahim anlaşmaları,uyduruk bir Gazze barışı vb. Ardından Suriye’de Esad iktidarının çöküşü. Şii eksenine karşı İsrail – Hizbullah savaşı, İran ile 12 Gün savaşı vb. Yakın tarihi hepimiz net hatırlıyoruz.
Burada önemli olan nokta 2025’deki 12 Gün savaşında İsrail’in istediğini alamamış olmasıydı. İsrail İran’da hem rejim değişikliği istiyor hem de İran’ın üniter yapısının bozularak iç savaş ve istikrarsızlık içinde boğuşarak İsrail için ilanihaye tehdit olmaktan çıkmasını arzuluyordu.
Burada önemli bir başka nokta narsist Trump’un seçilmesinden sonra 2021’de ortaya çıkan ancak sümen altı edilen Epstein belgelerinin yeniden sızmaya başlamasıydı.
Bu belgeler muhtemelen Mossad’la çalışan J. Epstein’in birçok ünlü politikacı, işadamı, aristokrat vb. simaları kendi pedofili adasındaki suçlara ortak ederek onları fişlemesi ve bu yolla kendi çıkarları doğrultusunda kullanması hakkındaki bilgileri içeriyordu. Sızan ancak sonradan sansüre uğrayan belgelere göre D. Trump’da bu pedofili suçlarına ortak olmuştu. Buradan yola çıkarak Trump’ın Mossad’ın ve aslında pek sevmediği biri olan soykırımcı Netanyahu’nun elinde bu kadar oyuncak olmasını açıklamak hiç de mantıksız olmazdı.
Sözümü bitirirken başlangıçtaki soruya dönelim. İran’daki savaş kimin savaşı? Açıktır ki savaşın bir tarafı olan İran’daki molla rejimi sevip sevmememizden bağımsız olarak bu savaşı istemiş ya da kışkırtmış değil. Zira bu savaş molla rejiminin işine hiçbir biçimde gelmezdi. Nitekim rejimin başı Ayetullah Hamaney bu savaşta ilk hedef olarak öldürüldü. Onun yerine geldiği açıklanan oğlu Müçteba Hamaney’in de akibeti oldukça karanlık. Ancak bu savaş uzarsa (ki öyle görünüyor) uzun vadede molla rejiminin çıkarına olma ihtimalini de yabana atmak doğru olmaz.
ABD’de kamuoyunun İran’a karşı bir savaş başlatılması konusunda hiç de istekli olmadığı yapılan anketlerde görmek mümkün. Demokratlar bu savaşa ikna olmadıkları gibi Amerikan Kongresinin onayını almadan Netayahu’nun peşine takılan Trump’a diş biliyorlar. Trump’u iktidara taşıyan Amerikan ulusalcısı MAGA’cılar ise “America First” diyorduk onun yerine “İsrael First” diyoruz biçiminde homurdanmaya başladılar. Kimse Trump’un İran ile ilgili nükleer silah yalanlarına inanmıyor. Amerikan medyasında giderek artan biçimde İran’da vurulan okul ve ölen 175 çocuk ile ilgili haberler can sıkıcı olmaya başladı. Trump’ın kısa bir savaşa ve bu yıl yapılacak ara seçimlerde kamuoyuna pazarlayabileceği sahte de olsa bir zafere ihtiyacı var. Venezuela’da bu sahte zaferi kolaylıkla elde edebilmişti ama ne Ukrayna –Rusya hattında işler istediği gibi gidiyor ne de kendi kaderini bağladığı Netanyahu’nun kendi manevra alanını bu kadar daraltmasından hoşnut. Trump bu savaşı isteyen tarafta olmasına rağmen uzamasını kesinlikle istemiyor, ona seçimlerden önce kesin bir zafer lazım. Bu zafer hem onun ara seçimleri kayıpsız atlatmasını sağlayacak hem de Epstein soruşturmasının artçı sarsıntılarını yumuşatarak uzun vadede unutulmaya bırakacak.
Son olarak bu savaşın amasız fakatsız Netanyahu’nun savaşı olduğunu söylemek gerekir. Netanyahu savaşmadığı zaman yok olmaya mahkûm bir paradigmaya kendini bağlamış durumda. İçerdeki yolsuzluk ve yıpranmışlık, dışarıda soykırım suçlarından ötürü içinde bulunduğu izolasyon giderek elini daraltmakta. 7 Ekim öncesi kendisine açıktan destek olmasa bile kısmen destek olan ya da kayıtsız kalan batılı liberal ve sol kamuoyu artık anti semitizm mavallarını bir kenara bırakarak İspanya’dan, Fransa’dan, İngiltere’den, İrlanda’dan, Kanada’ya, Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya hatta ABD’ye kadar geniş bir Filistinle ve İran’da savaş karşıtı bir dayanışma sergilemekte. Bu yüzden Netanyahu ya kazanmak zorunda ya da kaybetmek durumunda.
Ancak çevreleri radikal Siyonist ve Evangelist ahmaklarca çevrelenmiş soykırımcı Netanyahu ile Pedofili Trump’ın klikleri İran’nın kendi kurguladıklarından daha büyük bir lokma olduğunu kendilerine göre oldukça uzun, başkalarına göre ise oldukça kısa bir sürede anlamak zorunda kalacaklardır diye düşünüyorum. Vietnam derslerini unutmuş olan ABD saldırganlığının belki de böyle bir şeye ihtiyacı vardı. Umarım İran’daki ABD-İsrail saldırganlığının olası hazin sonu dünya halklarına ve hayırlara vesile olur. Ancak şimdilik olan halklara oluyor.
Son sözüm Savaşa Hayır!