Küresel Siyonizmin çöküşüne doğru…

Şimdiden İsrail’den önemli bir göç olduğu söyleniyor. İsrail ordusu bu kadar geniş bir cephede aynı anda savaşmayı kaldıramıyor. Toplum hiç bitmeyen savaşların kendi kapısına kadar taşınması sonucunda Siyonist saldırganlığı eskisi kadar desteklemek istemeyebilir. ABD’de dış politikada İsrail’in belirleyici olmasını sağlayan Siyonist lobicilik ve siyasileri fonlama eğilimi rüzgarın tersine esmeye başlamasıyla sona erebilir.

Küresel Siyonizmin çöküşüne doğru…

Dünya Siyonist kongresi 1897’de Basel’de toplandığında  üzerinde güneş batmayan imparatorluk Büyük Britanya mağrur ve egemen küresel güç olarak hüküm sürüyordu. Henüz ne milenyum olmuştu ne 1. Dünya savaşı başlamıştı  ne de Balfour Deklarasyonu  açıklanmıştı. Hele hele dünyanın kibirli efendisi rolündeki Büyük Britanya’nın Süveyş Savaşı’nda  çizilen global karizması henüz çok çok uzaklardaydı. Orada Theodor Herzl “biz bugün burada Yahudi Devletini kurduk” demişti. Zaman onu haklı çıkardı. 1948’de ilan edilen İsrail devleti Herzl’in yarım yüzyıl önce söylediği şeyin resmileşmiş halinden başkası değildi. Filistin coğrafyasında kurulacak bir Yahudi devleti o zaman bir hayaldi şimdi ise gene bir hayal ama hala devam eden soykırımlara, hiç bitmeyen savaşlara, büyük insanlık trajedilerine rağmen gerçekleşmiş/gerçekleştirilmiş bir hayal.

ABD-İsrail işbirliğiyle İran’a karşı yürütülen savaş tüm hızıyla süregiderken bu tip tarihi konulara dönüp bakmak birçokları için ilginç olmayabilir. Ancak İsrail’in kuruluş hikayesini anlamadan bugün sürmekte olan savaşın kodlarını doğru okuyabilmek mümkün değil.

Oysa 1. Dünya Siyonist Kongresi her ne kadar Yahudi milliyetçiliği tarihi açısından önemli olsa da Filistin’in Kolonyal tarihi açısından her şey 1917’deki Balfour deklarasyonu ile başladı. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un Siyonist lider Lord Rothschild'a yazdığı mektupla, o dönem Osmanlı toprağı olan Filistin'de Yahudiler için "ulusal bir yurt" kurulmasını İngiliz hükümetinin desteklediğini ilan edince İsrail devletinin kurulması artık yurtsuz bir halkın yurt sahibi olması meselesinden çıkıp zaten halen Filistinliler için yurt olan bir coğrafyanın hangi yöntem ve araçlarla halen orada olmayan bir halk için yurt kılınabileceğinin uluslararası ilişkiler bağlamında sıcak bir sorunsalı oldu. Bu belge batı merkezli terminolojiye göre Orta Doğu'daki Filistin-İsrail çatışmasının, gerçekte ise Filistinlilerin topraklarından etnik temizlik yolu ile kovularak Filistin’in ilhak edilmesinin başlangıç noktası kabul edilir.

Siyonist ittifakın doğuşu

Bundan sonraki süreçler oldukça sancılı ve kanlı olmuştur. Bazı aklı evvel ırkçılar Filistinlileri Arap olarak gördükleri ve Araplardan zaten nefret ettikleri için meseleyi “Filistinliler de topraklarını satmasaydılar canım, oh olsun” mealinde bir cehaletle hafifsedikleri için İsrail’in komitacılıktan, etnik temizlikten temellük eden tarihini görmezden gelmeyi seçerler. Oysa bunlar olmaya başladığında yani 1. Dünya Savaşı hemen sonrasındaydı 2. Dünya Savaşının patlak verdiği ve Avrupa’da Nazilerin yükselişi ile birlikte anti semitizmin yaygınlaştığı o trajik dönem henüz başlamamıştı. Dahası 2. Dünya Savaşının hemen öncesinde başlayan anti semitizm dalgası bile Filistin coğrafyasında bir Yahudi Devleti kurmak için gerekli nüfus artışını sağlayamamıştı. Bilmeyenler için söyleyeyim her ne kadar Nazilerin Yahudi soykırımı savaş sonrası kurulacak İsrail Devleti açısından meşru bir anlatı için alan açmış olsa da Yahudi Devleti’nin kurulmasının Holokost ile doğrudan bir ilgisi yok. Süreç çok daha önceden başlamıştı ve o süreçteki Yahudi Devleti’nin kuruluş kodları içinde o coğrafyada yaşamakta olan Filistinliler ile barış içinde bir arada yaşamak diye anlayışa da yer yoktu. Tersine temel hedef saf bir Yahudi Devleti kurmak için o coğrafyayı etnik temizliğe tabi tutmak gerektiği biçiminde idi. 2. Dünya Savaşı sırasında “ayrık otları” teorisi ile Naziler tarafından etnik temizliğe maruz kalan Yahudi halkının kaderinden ders çıkaran Siyonistler Yahudilerin yaşadıklarını bir daha asla yaşamaması için Filistinliler ile aynı coğrafyayı karşılıklı dostluk ve yardımlaşma ile paylaşmak yerine Nazi yöntemlerini örnek alarak bunları Filistin halkı üzerinde uygulamayı uygun gördüler.  Yöntem basitti, genişle, karşı tarafı toprağından et, zorla olmuyorsa öldür, yerleşimleri dümdüz et, kültürel hafızayı yeryüzünden sil sonra da bölgeyi yeni gelen Yahudi yerleşimcilere aç. Açıkçası bu Filistin topraklarının adım adım ilhakını sağlayan apartheid ve demografik mühendislik politikasının uygulama tarzıydı. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse bu etnik temizlik stratejisi Siyonist plana destek veren Büyük Britanya’nın doğrudan ilgilendiği bir şey değildi İngilizler etnik temizlikten çok kurulacak Yahudi Devleti’nin Süveyş Kanalı’nın ve Ortadoğu petrollerinin kontrolü için nasıl  bir koçbaşı olarak kullanılabileceğinin hesabı içindeydiler. Ancak Büyük Britanya, Fransa ve İsrail’in 1956’da Süveyş kanalını millileştiren Nasır’ın başında olduğu Mısır’a saldırmasıyla başlayan savaş. ABD ve Sovyetlerin bu savaşa karşı ortak tutum almasıyla saldırganlar için fiyaskoya dönüştü. Bu süreç sonunda Siyonistler Büyük Britanya yerine yeni süper güç ABD ile iş tutmanın daha akıllıca olacağına karar vermiş olmalılar ki sonrası gelişmeler bu görüşü doğruladı. Özellikle 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail’in kesin zaferi ve topraklarını 6 günde dört katına çıkararak bu savaştan zaferle çıkması ABD içindeki Siyonistler, İsrail ile ABD Dış İşleri ve Pentagon arasında “kazan kazan”a dayalı yeni bir stratejik ilişkinin başlangıcı oldu.

O günden bu güne İsrail’in sürekli savaştığını her savaşın sonunda topraklarını genişlettiğini, işgal ettiği topraklardan genellikle çekilmediğini bir süre sonra da işgal ettiği yerleri (Doğu Kudüs, Golan tepeleri, Güney Lübnan, Gazze, Şeria, vb.) buraları ilhak ettiğini artık biliyoruz.       

Özellikle ikinci dünya savaşından günümüze kadar olan süreçte dünyaya Avrupa merkezli bakan liberal ve sol entelijansiya batılı galipler ittifakının medya hegemonyası üzerinden soykırıma uğramış mağdur halk Yahudilerin bir Yahudi Devletine sahip olmasında doğal olarak etik bir sorun görmediler. Üstelik kendi küllerinden doğan batının kültürünün, teknolojisinin İsrail tarafından “geri kalmış Ortadoğu coğrafyasına taşınma anlatısı” bir başarı hikayesi olarak önlerinde duruyordu. Siyonistlerin gizlenemez (hem içteki yerleşimci terörü hem dıştaki işgaller) yayılmacılığı, katliamları, etnik temizliği ve saldırganlığını “sağcı İsrail hükümetlerinin aşırılığı” olarak okumak (sözünü ettiğimiz çevreler tarafından) tercih edildi. Ancak gelinen noktada anlaşıldığı üzere batılı entelijansiyanın bu tavrı sadece idrak yolları bozukluğundan kaynaklanmıyordu, aynı zamanda başta Almanya olmak üzere diğer bir çok Avrupa ülkesinin Holokost yüzünden kendisini İsrail’e maddi, manevi, diplomatik ve vicdani olarak destekle yükümlü hissetmesi ile ilgili bir durum vardı. Daha da ileri gidersek Almanya’nın mağlup bir ülke olarak Amerikan Marshall planı içindeki rolünün olmazsa olmaz koşullarından birinin de bu sınırsız desteğe bağlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Siyonist diplomasinin iç ve dış bileşenleri ile birlikte Siyonizm ve İsrail eleştirisi eşittir anti semitizm denklemi uzun yıllarca bu sayede kök salmış ve batılı medyada adeta kadim bir gelenek haline gelmişti. Bu ideolojik hegemonyanın getirdiği cüretle Fransa’da E. Macron 2017’de anti semitizm yasası çıkararak Siyonizm ve İsrail eleştirisi eşittir anti semitizm denklemini Fransa’nın hukuk külliyatına katmayı becermişti. İşte bu ahval ve şerait içindeki batılı sol ve liberal entelijansiya Siyonizm  eleştirisini ve İsrail’deki militarist apartheid Yahudi devletinin radikal eleştirisini mayınlı bir alan olarak görüp genelde topa girmemeyi tercih etmişti. Böylece bu alan ya bedel ödemeyi göze alan Yahudi entelektüellerine ya da gerçekten anti semitik olan ırkçılara ya da siyasal İslamcı olup propagandadan başka derdi olmayan çevrelere kalmış oluyordu.

Bir milad olarak 7 Ekim 2023

Ancak 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı ile birlikte ve sonrasında gelişen sürecin bu statükonun sarsılmasında önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. 7 Ekim Hamas saldırısı sonrası reaktif ve militer örgüt Hamas’ın İsrail’de sivilleri de hedef alan saldırısı İsrail’in Gazze’yi işgal için soykırımcı Netanyahu’nun ihtiyacı olan gerekçeyi altın tepside ona sundu. Yaklaşık bir buçuk yıl süren soykırım operasyonu sonucunda Gazze’de kesin ölü sayısı bilinmemekle birlikte ölenlerin yüzde doksanının sivil kadın ve çocuklar olmak üzere 70 binin üzerinde insanın hayatını kaybettiği belirtilmekte. 7 Ekim öncesine göre bakılırsa bu saldırının faturası Filistin halkına çıkmış görünüyor. Duvarlar ve İsrail’in askeri kuşatmasının arasına sıkışmış yaklaşık iki milyon Gazzeli günün sonunda yaşadıkları toprakların yarısını kaybederek daha dar bir alana sıkışmış,tüm Gazze ayakta tek bir (hastaneler dahil) bina kalmayacak biçimde yerle bir edilmiş kendi topraklarından tamamen sürülme dahil, açlık, susuzluk, salgın hastalık ve barınacak yer olmadığı için olumsuz doğa koşullarının etkisine karşı savunmasız kalma    tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Kuşkusuz böyle bakınca bu durum Siyonist strateji açısından ya da salt askeri açıdan tartışmasız bir zaferdir. Ancak neyse ki mesele bundan ibaret değildir. Bu kadar ağır bedeller ödenmesi ve Gazze’de açık bir soykırım uygulanması ve bunun uygar dünyanın (burada uygarlığı özellikle tırnak içine almadım zira uygarlık tam da böyle bir şey) gözlerinin içine bakarak yapılması askeri açıdan mutlak zaferle sonuçlanan sürecin beklenmedik sonuçlara bir başka deyişle komplikasyonlara yol açmasına neden oldu. Bu komplikasyonlara son ABD-İsrail ortak yapımı olan İran saldırısı sonuçlarında tekrar döneceğiz.

Çok kutupluluğa doğru

2. Dünya Savaşı sonrası diğer süper güç olan Sovyetler Birliği'ni kuşatmak amacıyla ABD liderliğinde kurulan Yeni Dünya Düzeni 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile eskilerin tabiri ile “köpeksiz köyde değneksiz kalmıştı”. Teknolojik rekabette, uzak doğu ve Avrupa karşısında geride kalmaya başlayan ABD kökenli küresel sermayenin adil bir piyasa rekabeti içinde olması beklenemezdi. Onun yerine ABD’nin küresel süper güç kontenjanı üzerinden önce korumacı, bunlar istenen sonucu vermeyince de daha militarist politikalara yöneldiler. Özellikle Çin’in rasyonel devlet kapitalizmi ile piyasalarda gerçek anlamda rekabet etmek imkansızdı. ABD’nin kurmuş olduğu ve küresel süper güç olmasını büyük ölçüde finanse eden Petro Dolar sisteminin egemenliği için tehlike çanları çalıyordu. İşte ABD’nin küresel egemenliği (ya da imparatorluğu) kaybettiği mevzileri geri kazanmak ve potansiyel rakiplerini (Çin, Avrupa vb.) devre dışı bırakmak için askeri üstünlüğünü kullanarak yeni fetih alanları açması gerekiyordu işte bunun için de rasyonel değil irrasyonel liderlere  (bkz. Trump) ihtiyacı vardı. Tam da gelişen küresel krizler ortamında Amerikan rüyasının temel direği orta sınıflar erozyona uğrayıp artan küresel yoksulluk ve göç sorunları ABD’yi de derinden etkilemeye başlayınca merkez Amerikan politikası sağa doğru daha da radikalleşmeye başladı (tam da burada ABD özelinde baba ve oğul Bush’lar ve Trump gibi fanatik Evangelist Başkanların varlığı önem kazanmakta). Sovyetler Birliği ile birlikte sosyalist sistem dağılınca neo liberal dünyanın sosyal devlete ihtiyacı kalmamıştı. İşte bu parametreler ABD’de Trump ile onun Latin Amerika’da, Avrupa’da hatta Ortadoğu ve Uzakdoğu’daki taklitlerine manevra alanları açtı. Eyleme geçemeyen kitleler kendileri ile özdeşleştirdikleri otoriter liderlerin peşinden gitmeyi ve onların vaaz ettikleri umut ticaretini satın almayı daha zahmetsiz buldular.

İşte böyle küresel ekonomik politik iklim içerisinde Trump-Netanyahu koalisyonu kuruldu. (Burada Epstein’in kirli arşivinin büyük rol oynadığı kuşku götürmez). Burada bu işin Trump ve Netanyahu adlı iki otoriter liderle sınırlı olamayacağını meselenin küresel sermayenin çıkarları açısından irdelenmesi gerektiğini homurdanarak söyleyenleri duyar gibiyim. Ancak küresel sermayenin hedefleri genelde çok sık değişmez (ayrıca küresel sermaye çok parçalı, çok kutupludur tek parça olarak bir çıkar birliği refleksi göstermezler) perspektifler ve stratejiler bellidir, sonuçta bu stratejileri hayata geçirecek seçmen desteğini riske edebilecek küresel sermeye açısından gözüpek (fanatik) ve gereğinde akıldışı kararlar alabilecek siyasal figürlere ihtiyaç duyarlar. ABD’nin Petro Dolar egemenliğine dayanan mevcut küresel statükosunun sarsılması karşısında sağduyulu ve makul liderlerden çok kavgacı ve kitlelerde yankı uyandıran popülist faşizan liderler her zaman daha tercih nedenidir. Sonuçta egemenlik elden ha gitti ha gidecektir.  

İşte bu koşullar altında 7 Ekim sonrası Gazze soykırımı, 12 Gün savaşı ve şimdiki ABD-İsrail-İran Savaşına geldik. Savaş birinci aynı doldurmuş durumda ve ABD ve İsrail açısından planlandığı gibi gitmediği açık. Bu durumda saldırgan bloğun iki seçeneği var ya savaşı tırmandırmak ya da geri adım atmak için manevralar yapmak. Gelişmeler şu anda saldırgan ABD-İsrail bloğu açısından geri adıma atmaya yol açabilecek makul nedenler sunmuyor. İran savaşın inisiyatifini eline almış gibi görünüyor. Batılı medyada ve İsrail medyasında çıkan eleştirel yazılara bakınca İran’ın tavizsiz duruşu yalnızca psikolojik savaş taktiği olarak değerlendirilemez. Savaşın uzaması ile başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerde hatta İsrail’de savaş karşıtı kamuoyunun protestolarının saldırgan bloğu iyice köşeye sıkıştıracağını hesaplıyorlar. Savaşın birinci ayında İsrail’de “hiç bitmeyen savaşa hayır” ABD’de ise “Krallara hayır” protestoları başladı bile. Yukarıdaki paragrafta yine döneceğimi söylediğim 7 Ekim sonrası Gazze’deki soykırımın doğurduğu komplikasyonlara gelirsek. Gazze soykırımı Batılı ülkelerin medyasında ve kamuoyunda israil’e kayıtsız koşulsuz verilen geleneksel desteğe dayalı statükonun sorgulanmasına ve bugüne kadar mükemmel işleyen İsrail eleştirisi eşittir anti semitizm denkleminin artık işlemez olduğunun görülmesine neden oldu. Tüm dünyanın gözleri önünde açık bir soykırım hiçbir gerekçeyle açıklanamazdı bu, ilk kez vicdanlı insanların sesini daha yükseltmesine ve kendi aralarında organize olmalarına neden oldu. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netahyahu ve Savunma Bakanı Galant’a karşı tutuklama kararı çıkarmasını böyle okumak gerekir. Bu karar pratikte faillerin tutuklanmasına yol açmamış olsa da Siyonist ideolojik ablukanın kırılmasında ve soykırımın Batılı ülkelerin kamuoyunda daha görünür olmasında oldukça etkili olduğunu belirtmek gerekir. 

Sonuç:

Şu anda devam etmekte olan savaş sonuçta ne olursa olsun şimdiden çıkmaz sokağa girdi. Savaşları sadece askeri ve teknolojik üstünlükler üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Ukrayna’da savaş Rusya’nın bariz askeri ve teknolojik üstünlüğüne Avrupa’nın ikircikli desteğine ve Trump sonrası ABD’nin nerdeyse Rusya tezlerine yakın bir tavır izleyerek bu savaşı Ukrayna lehine finanse etmekten kaçınmasına rağmen dördüncü yılını doldurdu. Bu savaşta uzadıkça insani ve maddi faturası ne kadar İran’ın aleyhine olursa olsun siyasal sonuçları bakımından İran’ın lehine olacaktır. Şimdilik patlak veren savaş karşıtı protestolar belki de karanlığın en yoğun olduğu bir anda doğacak olan güneşin ilk habercisi olarak yepyeni bir dünya düzenine doğru yürüyüşün işaret ateşi olacaktır. Beli de savaşın Siyonist Trump-Netanyahu koalisyonu açısından fiyasko ile sonuçlanması her iki liderin de yargılanmasına varacak gelişmelere yol açabilir. Belki de bugün kulağa uzak bir ihtimal gibi gelen Tahran’da Kız İlkokulu’nda katledilen 165 çocuğun öldürülmesi bir savaş suçu olarak Trump ve Netanyahu’nun uluslararası mahkemelerde siyasal konjonktüre bağlı olarak  yargılanıp ceza almalarına bile neden olabilir. İsrail’de Siyonist saldırganlığın savaşla birlikte sürekli genişleme ama gündelik hayatta da İsrailli yurttaşlara dokunulamazlık sunan o kalkan savaşın İsrail’in sivil hayatına zarar vermesi ve insanların yeraltı sığınaklarında yaşamaya başlaması ile birlikte doğacak toplumsal öfke yeni bir aydınlanmanın yolunu açabilir. Şimdiden İsrail’den önemli bir göç olduğu söyleniyor. İsrail ordusu bu kadar geniş bir cephede aynı anda savaşmayı kaldıramıyor. Toplum hiç bitmeyen savaşların kendi kapısına kadar taşınması sonucunda Siyonist saldırganlığı eskisi kadar desteklemek istemeyebilir. ABD’de dış politikada İsrail’in belirleyici olmasını sağlayan Siyonist lobicilik ve siyasileri fonlama eğilimi rüzgarın tersine esmeye başlamasıyla sona erebilir. Amerikan seçimlerinde İsrail desteği yerine İsrail karşıtlığı daha çok prim yapabilir. Siyonizme destek vermekten vazgeçen bir ABD dış politikası olmadan İsrail’in ne hallere düşebileceğini bir hayal edin.

Trump’un müttefiklerini suçlayan aymaz tavrı belki de 2. Dünya savaşı sonrası ortaya çıkan statükonun bekçiliğini yapmak için (başka bir deyişle ABD’nin Avrupa üstündeki vesayetini korumak amacıyla) kurulmuş olan NATO’ denen militarist örgütün sonunu getirecektir. Trump’un bizzat ABD’nin kurulmasına önayak olduğu NATO ve BM’i dağıtmak amacıyla bir takım manevralara girmesi belki de olumlu gelişmelere vesile olacak ve çok kutuplu bir dünyanın yolunu açacaktır.