Doğanın tiranlığına teslimiyet özgürlük değildir: Anarko-Transhümanizm eleştirisine bir yanıt (II)
Eğer teknoloji, doğayı insan ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmek ve araçsallaştırmak ise, doğayla bir olan o ilkel kabile üyesi de en az modern bir mühendis kadar teknolojik bir faildir. Aradaki fark, eylemin mahiyetinde değil, sadece aletin veya teknolojinin karmaşıklık düzeyindedir.
Yazıda, başlıktan da anlaşılacağı üzere, transhümanizm, insanın ve uygarlığın nihai tanrı olma fantezisi olarak mahkum ediliyor. Yalnız bu söylem, kendi bünyesinde devasa bir çelişkiyi de barındırmaktadır. Bu ilkelci veya katı doğalcı bakış açısı, insanın kendi sınırlarını ve doğanın kör yönlerini aklıyla aşma arzusunu, bir kibir ve haddini bilmezlik olarak lanetler. Onlara göre insan, doğal düzen içinde kalmalı ve haddini bilmelidir. Fakat tam bu noktada derin bir ironi ortaya çıkmakta. İnsanın bilinçli, rasyonel ve amaçlı tasarımını sahte bir tanrılık iddiası olarak reddedenler, paradoksal bir biçimde, doğanın milyarlarca yıllık kör, sağır, amaçsız ve acımasız evrimsel sürecini mutlak bilgelik mertebesine yükseltirler. Evrim, bir mühendis değildir. Acı, ölüm ve yok oluş üzerine kurulu, rastlantısal mutasyonların ve doğal seleksiyonun yönlendirdiği şuursuz bir mekanizmadır. İlkelcilik, bu kör sürece mistik bir kutsiyet atfederek, onu sorgulanamaz, dokunulamaz bir gizli tanrı ilan eder. İnsanın aklıyla kendi biyolojisine ve doğanın kör sürecine müdahale etme cüretini doğaya karşı işlenmiş bir günah sayarken, aslında o kör determinizme biat etmeyi dayatmaktadır. Buradaki çatışma, kaderini kendi aklının ışığıyla tayin etmek isteyen bilinçli özne ile, onu rastlantısallığın ve vahşi doğanın kaosuna teslim etmek isteyen, doğayı putlaştırmış yeni bir tür teoloji arasındadır. Transhümanizmi yapay tanrı yaratmakla suçlayanlar, doğayı ve evrimsel süreci tanrı ilan etmektedirler. Yazının en tuhaf savlarından birisi, acının otantikliği ve anlamlılığı mevzusu. Acıya, yalnızca nicel olarak azaltılması gereken bir veri değil, anlam, ilişki, öğrenme ve varoluşsal bir olgudur demek, ona metafizik bir derinlik yüklemektir. Bu argüman, dinsel kötülük problemini tanrının varlığı lehine savunmaya çalışan teizm yanlısı felsefi argümanın seküler versiyonudur. Çocuk felci, kanser, çeşitli rahatsızlıklar veya bir ceylanın canlı canlı yenirken duyduğu dehşet hangi varoluşsal anlamı üretir? Bu acılar öğretici değil, sadece yıkıcıdır. Transhümanizmin acıyı teknik bir hata olarak görmesi sığlık değil, aksine ızdırabın gereksizliğine dair yüksek bir etik farkındalıktır. Acıyı insan olmanın şartı olarak kutsamak, tedavi edilebilir hastalıkları tanrının takdiri sayan orta çağ zihniyetinden pek de farklı değildir. Tam bu noktada, hayati bir ayrımı netleştirmek gerekiyor. Yok edilmek istenen acı, tıpkı modern tıbbın hedeflediği gibi, hastalıkların, bedensel çürümenin ve fiziksel kısıtlılıkların yarattığı, hiçbir öğreticiliği olmayan o anlamsız ve yıkıcı acıdır. Yoksa insanın sosyal eyleyişinden, aşklarından, üretme çabasından veya varoluşsal sorgulamalarından doğan hayal kırıklıkları, yaşamın toplumsal alanına dair otantik, kurucu ve insanı olgunlaştıran hissiyatlardır. Bu nedenle acı, topyekun bir otantik öğretici kaldıraç olarak değerlendirilemez.
Bir diğer temel yanılgı da, yazının teknolojiyi topyekun bir tahakküm aracı olarak lanetlemesi ve onu uygarlıkla yaşıt bir fenomen olarak kodlamasıdır. Bu yaklaşım, teknolojinin ne olduğuna dair derin bir tanım hatası içerir. Teknoloji, sanayi devrimiyle veya tarımla başlamış bir felaket değildir. Teknolojinin ilkel nüveleri, ilkelcilerin referans gösterdiği ve romantize ettiği uygarlık öncesi avcı-toplayıcı topluluklarda da mevcuttu. Zira teknoloji, en yalın tanımıyla, doğada organik olarak bulunmayan alet, edevat ve yöntemlerin insan aklı yoluyla icadıdır. Doğa kendiliğinden bir mızrak, bir balta veya bir barınak üretmez. Bir avcı-toplayıcının avlanmak için yonttuğu mızrak, kesmek için biçimlendirdiği taş veya korunmak için güçlendirdiği mağara girişi, doğaya yapılmış birer müdahaledir, yani en ilkel formuyla da olsa teknolojidir. Eğer teknoloji, doğayı insan ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmek ve araçsallaştırmak ise, doğayla bir olan o ilkel kabile üyesi de en az modern bir mühendis kadar teknolojik bir faildir. Aradaki fark, eylemin mahiyetinde değil, sadece aletin veya teknolojinin karmaşıklık düzeyindedir. İlkelcilik, bu bağlamda, teknolojiyi reddederken aslında tutarlı bir ilke ortaya koymaz, sadece teknolojinin hangi düzeyde dondurulması gerektiğine dair keyfi bir sınır çizer. Bir taşı yontup mızrak yapmak doğal uyum, ama demiri eritip saban yapmak veya silikonu işleyip çip yapmak doğaya tahakküm olarak yaftalanamaz. Her ikisi de insan eyleminin, insanın aklıyla çevresini değiştirme yetisinin tezahürüdür. Teknolojiyi lanetlemek, insanın dünyada var olma biçimini, yani aklını kullanarak hayatta kalma ve yaşamını kolaylaştırma stratejisini lanetlemektir.
Yazıda benim de hak verdiğim ve son derece makul bir şekilde endişelendiren bir meseleye değiniliyor; anarko-transhümanizmin ve yüksek teknolojik gelişmenin bir teknokrat sınıfını üretme olasılığı. Öncelikle, bilgiye dayalı yetkinlik ve tahakkümün bir olmadığını söylemek gerek. Beyin cerrahisinin nasıl yapılacağına dair kararların kolektif tartışma ile alınmasını mı talep etmeliyiz? Ya da bir köprünün yapısal bütünlüğünün halk meclislerinde oylanmasını mı? Bu çok absürd olurdu. Bakunin'in o meşhur "Ayakkabı konusunda ayakkabıcının otoritesine başvururum" sözü, aslında meselenin özünü özetliyor. Anarşizmden bahsettiğimizde, yetkinliğin ilgasını değil, insan ve insanın bilinç sahibi organik canlılar üzerindeki tahakkümünün ilgasını kastediyoruz. Bir genetik mühendisinin kanseri tedavi etmek için bir geni düzenlemesi, bir tahakküm eylemi değil, yetkinliğin icrasıdır. Bu bağlamda konuşacak olursak, genetik mühendisinin yetkinliği, ancak ve ancak bireyin bu müdahaleyi kendi özgür iradesiyle talep etmesi durumunda meşruiyet kazanır. Hiçbir uzman komitesi, hiçbir yüce yarar veya toplumsal mühendislik projesi, bireyin rızası olmaksızın onun biyolojisine müdahale hakkına sahip değildir. Burada, çok haklı olarak şu soru yönetilecektir: "Peki ya ana rahmindeki, henüz doğmamış olan bebekler ve çocuklar? Onların üzerinde yapılan genetik müdahaleler, onların rızası alınmadığı için bir tahakküm değil midir?" Bu soruya yanıt verirken şu gerçeği belirtmemiz gerekir; müdahale etmemek de bir eylemdir. Bir ebeveynin, çocuğunu ölümcül veya sakatlayıcı bir genetik mirastan ya da hastalıktan (örneğin SMA) kurtarma imkanı varken, doğal duruma müdahale etmeme düşüncesiyle ya da rızasını almaları teknik olarak mümkün olmadığından müdahale etmemek, özgürlükçü bir tavır değil, o kişiyi hayat kalitesini ve sağlığını zedeleyecek bir duruma bilerek mahkum etmektir. Burada yapılacak olan genetik müdahale, o çocuğun gelecekteki özgürlük alanını genişleten bir eylemdir. Kalıtsal özellikler ve genetik miras zaten başlı başına doğal ve kör bir piyangodur, doğmamış olanın özgür bir iradi seçimi olanaksızdır. Özgürlük, bilhassa bedensel ve biyolojik bir perspektiften bakıldığında, yalnızca müdahale edilmemek değildir, potansiyelini gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip olmaktır.
(../...)