Bir Türkiye resmi
Tüm bunlara bakarak Türkiye’deki Türki muhalefetin Özgür Özel ve CHP eliyle, Kürdi muhalefetin ise Öcalan ve DEM Parti eliyle pasifize edilerek sistemin adım adım normalleştirildiğini söylemek yanlış olmaz.
Türkiye’nin gündemi üstüne yazmaya karar verdiğinizde bu meseleye nereden baktığınıza bağlı olarak yazmak hem çok kolay hem de çok zor bir durumdur.
Zira hem görsel ve yazılı medyaya hem de sosyal medyaya baktığınızda bu konuda görüş belirten yazılardan, analizlerden başınız döner. İçerikler o kadar çoktur ki bu kadar yoğun içerik arasında özgün bir perspektiften bakarak fikirler üreten ve size geleceğe dair pencereler açan bir iki yazı varsa bile bunlara erişim neredeyse imkansızdır. Çünkü bütün bu içerikler neredeyse hepsi birbirine benzemektedir ya da mevcut siyasal iklimde köşe başlarını tutmuş birkaç arkaik ideolojik perspektifin beylik argümanlarını tekrar etmekle sınırlı olmaktan öte gidemeyen birer boş içerikten ibarettirler. Zira iktidar taraftarlarının havuz tabir edilen saray medyasında icraatın propagandasını dinlemekten başka seçenekleri olmadığı gibi siyasal muhalefetin cephesinde ise konular iktidarın operasyonları, haksız tutuklamalar, meclis çalışmaları,liderlerin demeçleri, yolsuzluk dosyaları, kanunsuz malvarlığı vb. konularla sınırlandırılmıştır. Bu konuları (hem iktidar hem de muhalefet gazetecileri için) kendi görev tanımları açısından “uzmanlık alanı” olarak gören bir yazar çizer tayfasını da hesaba katarsak “ne olduk, ne oluyoruz ve ne olacağız” vb. sorulara makul cevaplar veren değerlendirme ve yorumlara rastlamak neredeyse mucizevi bir şansa sahip olmayı gerektiriyor.
Tam da burada belirtmek isterim ki; bu satırların yazarı bu konularda çok iddialı biri değil. Öyle çok derin analizler yapmamı beklemeyin benden. Okurlara duymadıkları şeyler söylemek niyetinde değilim. Sınırlı açık kaynak bilgileri üzerinden herkes kadar ne görüyorsam onu söyleyebilirim. Ancak tek bir avantajım olabilir o da mevcut siyasal iklim içindeki arkaik ideolojik kamplaşmalara dahil olmamak ve daha az angajman içeren bir noktada durarak hakikatin izini sürmeye çalışmak.
Geçen yıl 19 Mart 2025 tarihinde İBB’ne siyasal iktidar tarafından yapılan operasyonlarla birlikte üniversiteli gençlerin etkisiyle kendiliğinden bir toplumsal kabarış yaşanmıştı. Bu toplumsal kabarış arkasından CHP’yi de sürükleyerek rejim açısından siyasal bir krizin imkanlarını yaratmıştı. Hatta bu kriz esnasında “Terörsüz Türkiye” boş gösteren süreciyle rehin alınan Türkiyeli Kürtlerin muhalefet dinamizmi karşısında APO/DEM parti çizgisi zor durumda kalmıştı. Ancak geçen süre zarfında Özgür Özel’in CHP’si sık sık adını andığı toplumsal muhalefeti giderek gün be gün daralan miting alanlarına sıkıştırarak sönümlendirmeyi tercih etti. Kürtler açısından ise Türkiye’deki sözde süreçten çok Rojava’daki gelişmelere yönelen ilgi oradaki sürecin de Öcalan’ın tabiriyle “ya katliam ya entegrasyon” ikilemi içerisinde siyasal bir yenilgi ile sonuçlanması sonucunda giderek bir umutsuzluğa yönelmiş gibi görünüyor.
Gelinen noktada sağlıklı bir muhasebe yapmak için ideolojik argümanları bir kenara bırakıp istatistik verilere odaklanmanın zamanının geldiğini düşünüyorum. İstatistik derken rakamların değil olguların istatistiğini kastediyorum.
2023 Genel Seçimlerinden bu yana üç yıl, 2024 Yerel Seçimlerinden bu yana ise iki yıl geçmiş durumda. 2023 Genel Seçimlerine girerken Kemal Kılıçdaroğlu adlı şahsın domine ettiği muhalefet bloğunun pazarlıları sonucu sonucu meclise giren parti ve vekillerin önemli bir kesimi bugün saray rejimi ile iş tutmakta. Seçimlerden sonra Kılıçdaroğlu ve ekibini tasfiye eden Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ekibi’nin siyasal stratejisi (her ne ise) hayata geçmemiş görünüyor. An itibariyle Ekrem İmamoğlu hapiste birinci yılını doldurmakta, Özgür Özel ise önce Normalleşme, sonra Erken Seçim, en son olarak da Ara Seçim vb. hedeflerinden herhangi bir sonuç alamamış durumda.
Yerel yönetimler açısından bakılırsa HDP ve DEM Parti ile başlayan seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama ve seçmen iradesini gasp etme eylemleri gelinen noktada CHP’ye de sıçramış son bir yılda adeta rutin bir uygulama haline gelmiş durumda. Hal böyle iken olası toplumsal tepkilerin önü arka arkaya yapılan operasyonlarla kesilmiş kitleler giderek yeni rutini kötülüğün sıradanlığı olarak içselleştirmek zorunda kalmış gibi görünmekte. Bu tutuklama ve kayyım atama dalgaları Apocu/DEM Parti çizgisinde sözde süreç bahanesiyle herhangi bir ciddi tepkiye yol açmadığı gibi bu süreçte daha önce kayyım atanan DEM Partili belediyelerden herhangi birinin “barış süreci” nedeniyle görevine iade edilmesini geçtik tahliye edilmesi bile (bir iki istisna hariç) söz konusu olmamıştır. Kobani Davası olarak bilinen davada 10 yıldır tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere tüm politik tutsaklar sadece iktidar tarafından değil Apocu/DEM Parti çizgisi tarafından da şeklen olmasa da aslen unutulmaya devam etmiştir.
Tüm bunlara bakarak Türkiye’deki Türki muhalefetin Özgür Özel ve CHP eliyle, Kürdi muhalefetin ise Öcalan ve DEM Parti eliyle pasifize edilerek sistemin adım adım normalleştirildiğini söylemek yanlış olmaz.
Görünen o ki, Erdoğan sonrası için taşlar yerinden oynamakta. İçerde sıkışan rejim geleceğini Trump’a ya da uluslararası konjonktürden çıkabilecek kısa vadeli avantajlara bağlamış durumda. Hazırlıklara bakılırsa 2027 sonuna doğru kendilerince baskın bir seçim stratejisi var. Bu seçime (eşit koşullarda değil ama) avantajlı girmek için ortada bir ajanda var gibi. Bunun için Mehmet Şimşek’li dönemin son bulması karşılıksız para basarak dar gelirliler için kesenin ağzının bir nebze olsun açılmasına karar vermiş olmaları büyük ihtimal. Gülistan Doku cinayet dosyasının yeniden açılarak sözde “temiz eller” operasyonu için düğmeye basılmış gibi görünüyor. Sürecin devamında Süleyman Soylu’ya dokunulabilinir, dahası Sinan Ateş cinayetinin aydınlatılmasına MHP içinde bir kanadın tasfiye edilmesine (Bahçeli’nin bilgisi dahilinde) karar verilmiş olabilir.
Uzun süredir derin dondurucuda saklanan Mutlak Butlan kararı seçim öncesinde dondurucudan çıkarılıp CHP’yi fiilen etkisiz ve desteksiz bırakma yoluna gidilebilir.
Tam da bu noktada Kürtleri en azından tarafsız kılmak ya da istem dışı oy kaymalarını tutabilmek için hemen seçim öncesi Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hatta belki de Selçuk Mızraklı ve diğer tutuklu siyasetçilerin serbest bırakılması söz konusu olabilir.
Bu koşullarda Venezuela’da 2024 seçimlerindekine benzer bir senaryonun sahneye konulması beklenebilir. Ancak sonuçları itibariyle oradakiyle örtüşür mü? Çok emin değilim.
Tüm bunlar yani sistem içi muhalefet etmenin tüm yollarının kapatılması belki de onaylanmış olarak muhalefet etmenin (akredite muhalefet) yollarının da tıkanması anlamına gelebilir. Sonuçta sosyolojide 2+2=4 etmez.
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir söz var, deniyor ki; “her şey hep daha kötüye gider ve öylece kalır”. Türkiye’de dibin dibi var mı yok mu hep birlikte yaşayarak göreceğiz.
Benim hala umudum var diyerek bitiriyorum.