1 Mayıs’ın yeni anlamı
Eğer 1 Mayıs’a yeni bir bakış açısıyla bakmak veya yeni bir anlam yüklemek gerekiyorsa, bu anlam, ücretli-ücretsiz kölelik sisteminin sona ermesini istemek olmalıdır. Bunun da en kestirme ve doğru yollarından biri zorunlu çalışma ve her türlü üretim sistemine karşı çıkmaktır. Disiplin ve üretim kavramları yüceltilerek, emekçiler pohpohlanarak zorunlu çalışma teşvik edileceğine, miskinlik ve tembellik hakkı üzerinde durularak zorunlu çalışmanın mantıksızlığı deşifre edilmeli.
Hem yoğun emek sömürüsü hem de ağır çalışma koşulları bakımından 19. yüzyıl kapitalizmi, pek çok iktisatçı, düşünür ve sosyal tarihçi tarafından vahşi kapitalizm olarak nitelenir. Vahşi sözcüğündeki haksız, aşağılayıcı anlam kaymasını bir tarafa bırakırsak, “vahşi kapitalizm” koşullarının artık çağdaş uygarlık ve günümüz modernitesi olarak ikâme edildiğini söylemek mümkün. Bu nedenle, 1 Mayıs gibi, kapitalizme karşı sembolleşmiş işçi mücadelelerinin anlam ve amacı üzerine düşünürken bu olgunun tarihsel çıkış noktalarını göz ardı etmemekte yarar var.
19. yüzyılın başından itibaren hızla artan sanayileşme aynı zamanda korkunç bir sefalet de doğuruyordu. Özellikle İngiltere ve Fransa’nın sanayileşme tarihinde insanın karşı karşıya kaldığı sefaletin trajik ilk örnekleri bugün sinema ve edebiyatın zengin kaynakları arasında da yer alır. Geriye dönüp bakıldığında çıkış noktası “vahşi kapitalizm” koşullarına dayanan 8 saatlik işgünü mücadelesi gibi hedeflerin veya “zorunlu çalışma” gibi kavramların o gün sorgulanmamış olması anlaşılabilir belki. O nedenle, genel işçi hareketi içinde yer alan 19. yüzyıl anarşistleri de çoğu kez yaşamlarına mal olan bu hedefler uğruna mücadele ettiler.
O günlerde işçi sınıfının içinde bulunduğu sefaletin minimize edilmesi, çoğu zaman 14 saate varan işgününün 8 saat ile sınırlandırılması gibi talepler, dönemin koşulları hatırlandığında doğru ve haklı taleplerdi. Çünkü 19. yüzyıl boyunca kapitalizmin sürdürdüğü dizginsiz sermaye birikimi işçi sınıfını acımasız emek sömürüsüne maruz bıraktığı kadar amansız bir sefalete de mahkûm ediyordu. Avrupa ve Amerika’nın sanayi kentlerinde neredeyse hiçbir sağlık tedbirinin olmadığı şartlar altında atölye ve fabrikalarda her gün 12 saatten fazla çalışan işçiler buna rağmen açlıkla pençeleşiyordu. Sanayi kentlerinin kırsal nüfusu yutup hızla büyüdüğü bu dönemde barınma sorunu, açlık, sefalet ve toplumsal baskı da aynı oranda artarak yayılıyordu. Haliyle, işçi sendikalarının dile getirdiği talepler de bu koşullarda şekilleniyordu. Basit ve anlaşılır şeyler talep ediyordu sendikalar: Çalışma saatlerinin azaltılması; çalışma şartlarının sağlığa uygun hale getirilmesi ve ücretlerin arttırılması. Ne ki, bugün pek makul görünen bu talepler yüzlerce direniş, genel grev ve yer yer toplu ayaklanmalardan, kanlı bastırma operasyonlarından geçilerek yüz yıllık mücadeleyle ve nice insanın hayatına mal olduktan sonra ancak yasal düzeyde kabul edilebildi.
Elbette bugün bile dünyanın her yerinde 8 saatlik işgününe riayet edildiği söylenemez. Birçok ülkede çocuk emeğinin sömürüsü had safhada, keza, sağlık açısından olumsuz çalışma koşulları fiilen devam ediyor. Yaşam standartları ve düşük ücretler hâlâ can yakıcı bir problem olarak mücadele gündemindeki yerini koruyor. Ancak, ben daha çok, Şikago işçilerinin yüz elli yıl önce dile getirdikleri taleplerin dünya burjuvazisi tarafından en azından yasal çerçevede gördüğü kabulden söz ediyorum. Birleşmiş Milletler’in sözleşmeleriyle tescil edilen taleplerin birer hak olarak kabul gördüğü aşikâr. İşte bu tarihsel arka plan dikkate alınarak bakıldığında 1 Mayıs’ın sembolize ettiği 8 saatlik işgünü ile bir buçuk asır önceki iş koşullarına karşı sürdürülen mücadelenin amacına ulaştığı söylenebilir.
Tabii bu süre zarfında “işçi sınıfının iktidar mücadelesi” olarak nitelenen daha uzun erimli bir hedef de 1 Mayıs’ın sembolik anlamına eklemlendi. İşçi sınıfı partileri bu hedefi devrim ve iktidar programı halinde benimseyip şekillendirdikçe 1 Mayıs da çalışma süresinin kısaltılmasından ziyade kapitalizme ve burjuva düzenine karşı evrensel bir mücadele karakterine büründü. İşte bugün anarşistlerin üzerinde durup tartışmaları gereken şey, 1 Mayıs’a çıkış noktasından farklı bir anlam ve içerik kazandıran günümüzde taşıdığı bu karakteridir.
Şimdi meselenin ta başına dönerek, birçok anarşistin de aklını çelen Marx’ın temel yanılgılarından birini hatırlatayım: Marx “üretici güçlerin gelişimi üretim ilişkilerinin değişimine yol açar” demişti. Üzerine sınıf mücadelesinin teorisi bina edilen bu öngörü yüz elli yıldır gerçekleşmedi. Bugün aklı başında hiçbir Marksist, üretici güçlerin yeterince gelişmediğini iddia edemez. Aksine, üretici güçlerin mevcut gelişimi insanlığı büyük bir felakete sürüklemekte. Emek-sermaye gelişiminin yarattığı sanayileşme, büyük çevresel sorunlara yol açmakla kalmadı ekolojik sistemde yarattığı tahribatla tüm gezegenin varlığını tehdit eden boyutlara ulaştı. Herkesin malumu olan bu gerçek, “üretici güçlerin” ya da başka bir ifadeyle sanayi toplumunun ortaya koyduğu bir tablodur.
Şimdi birileri işin kolayına kaçıp “bu vebal kapitalist sisteme ait, işçi sınıfının böyle bir hedefi yok” derse gerçeğin yalnızca bir boyutunu ifade etmiş olur. Doğru, işçi sınıfının kendi başına herhangi bir hedefi yok. O, emek gücü olarak sermayeye eklemlendiği oranda endüstriyel gelişmenin dinamiğini oluşturur. Aynı şekilde siyasal öncülerinin –adına kurulan partilerin– tercihine iştirak ettiği oranda da iktidar mücadelesi hedefine yönelir. Ama, her iki durumda da işçi sınıfı bu vebalden azade değildir. Çünkü emeğin kendi başına varolamayacağı, sermayesiz emeğin eşyanın tabiatına aykırı olduğu gerçeği hep gözden kaçırıldığı için emekçi sınıfa böyle bir masumiyet atfedilir. Haliyle, sanayileşmenin birkaç yüzyıldır yeryüzünde sebep olduğu musibetlerden yalnızca sermayenin sorumlu tutulması ideolojik bir bakıştan ibarettir. Hâlbuki hem sanayi sisteminin hem de güç sisteminin bekâsı az çok emeğin ve emekçi sınıfın kategorik varlığına ve işlevine dayalıdır. Her kim ki bu handikaba işaret etmeden işçi sınıfının kurtuluşundan söz ederse, işçi sınıfı adına yeni bir güç sistemi ikâme edip tepesine oturmaya talip olmaktan başka bir şey ifade etmiş olmaz.
O halde, her türlü iktidarı reddeden anarşistler neden “işçi sınıfının iktidar mücadelesi” perspektifine indirgenen 1 Mayıs’ı sorgulamayıp “birlik mücadele zafer” kalıpları içine hapsolurlar? Ne zaferidir bu? İktidar içermeyen bir zafer olabilir mi?
Çünkü günümüzde –özellikle de Türkiye’de– 1 Mayıs’ın sadece iki anlamı var, biri sendikal çevrelerin dillendirdiği müreffeh bir hayat için emeğin adil ölçüler içinde karşılığını alması, başka bir deyişle refahın hakça bölüşümü talebi; diğeri ise, sosyalist partilerin dillendirdiği sınıf iktidarı talebi. Sendikal çevreler için 1 Mayıs emekçilerin birlik ve dayanışma bayramıdır; Sol örgütler için ise, birlik ve mücadele günüdür. Açık ki anarşistler için her iki perspektifin de savunulacak yanı yok. Ne refahın çoğaltılıp –hakça da olsa– bölüşümü gibi sistemi besleyen bir perspektif ne de sınıf adına yeni tahakküm odağının hedeflenmesi gibi karşı bir perspektif anarşistleri ilgilendirebilir. Dolayısıyla, 1 Mayıs artık ne emek bayramdır ne de iktidar için kavga günüdür. Eğer 1 Mayıs’a yeni bir bakış açısıyla bakmak veya yeni bir anlam yüklemek gerekiyorsa, bu anlam, ücretli-ücretsiz kölelik sisteminin sona ermesini istemek olmalıdır. Bunun da en kestirme ve doğru yollarından biri zorunlu çalışma ve her türlü üretim sistemine karşı çıkmaktır. Disiplin ve üretim kavramları yüceltilerek, emekçiler pohpohlanarak zorunlu çalışma teşvik edileceğine, miskinlik ve tembellik hakkı üzerinde durularak zorunlu çalışmanın mantıksızlığı deşifre edilmeli. Anarşistler, bu içerikte ses, söz ve görüntülerle 1 Mayıs’ta boy gösterirse hayırlı bir tartışmaya vesile olabilirler.