Kürtler, reel politika ve neo kolonyal dizayn

Gelinen noktada AKP-MHP iktidarının Terörsüz Türkiye süreci hem kamuoyunda hem de Kürt sokağının gözünde yeterince teşhir olmuştur. Bu Abdullah Öcalan’ın tanrı kral misali tartışılmaz önderliğinin de sonu anlamına gelir. Bu aynı zamanda “Terörsüz Türkiye” sürecinin başından itibaren kamuoyunu oyalamaya, Kürt sokağını toplumsal muhalefetten koparmanın ve Rojava’daki kazanımları savaşmadan teslim almanın bir aparatı olarak kurgulanmış olduğunu da gösterir. Yine Öcalan’ın ve Apocu hareketin sürece dair retorik atıflarını bir kenara bırakırsak Türk Devleti’nin Kürt Sorununu çözme ve Cumhuriyetin temel kuruluş kodları ile herhangi bir sorunu olmadığını da gösterir. Bu süreci kurgulayan ya da başından itibaren bilerek içinde bir özne olarak yer alan Abdullah Öcalan’ın da ortada bir masa varsa o masada Devletin yanında tutum aldığını da gösterir.

Kürtler, reel politika ve neo kolonyal dizayn

Giriş

Bu satırlar yazılırken gazeteci tabiriyle Suriye’de kartlar yeniden dağıtılmaya başlanmıştı. Yerel aktörlere biçilen roller yeniden tanımlanmış ve  bunun sonunda Suriye genelinde meşruiyeti olmayan ama uluslararası çıkar ittifaklarının desteği sayesinde belirli bir gücü bulunan El Şara, başta ABD olmak üzere İsrail, İngiltere, Türkiye gibi aktörlerin desteğini alarak uluslararası alanda  kabul görmeye başlamıştı. Şara'nın temsil ettiği merkezi Şam hükümeti iç ve dış cephede kurduğu yeni ittifaklar sayesinde son birkaç yıldır Kürtlerin var olan Rojava rüyası sona ermiş, Suriye Kürtleri birkaç bölgeye sıkışarak yeni bir etnik temizlik ihtimaline karşı bulundukları yerlerde silahlanıp yaşamlarını savunmak için pozisyon almıştı. Durum Kürtlere karşı bir etnik temizliğe doğru gidiyor kaygısı yayılırken tüm diaspora Kürtleri Rojava’ya destek için sokaklara dökülürken ve bizler neler olup bittiğini tam olarak anlamaya çalışırken Suriye Merkezi Hükümeti ile SDG arasında 14 maddelik bir anlaşma imzalandığı haberi geldi. Buna göre geçen haftanın karamsar havasından sonra taraflar arasında sivil Kürt nüfus için belli güvenlik güvenceleri içeren bir anlaşma olduğu söylenmekte. Görünüşe göre bu anlaşma SDG açısından tam bir teslimiyet anlaşması olmasa da Suriyeli Kürtler için özerklik hayalinin sona ermesi anlamına gelen ve bazı başlıkları taraflarca farklı yorumlanmaya uygun bir içeriğe sahip. İlk tepkilere bakılırsa PYD ve SDG tarafı bunu özerkliğin örtük kabulü olarak yorumlarken Şam hükümeti her türlü özerkliğin bitişi ve merkezi hükümetin kontrolünün tesisi olarak yorumluyor. 

Sahada son iki haftadaki gelişmeler SDG’nin ve Suriyeli Kürtlerin aleyhine gelişirken uluslararası tepkiler, ABD, İsrail, Fransa vb. ülkelerin kamuoyundaki tepkiler ve diplomatik girişimler nispeten sonuç vermiş görünüyor. Kürtlere ölümü gösterip sıtmaya razı etmiş gibi görünüyorlar. Bu anlaşmaya Türkiye’nin nasıl baktığı konusunda henüz resmi bir açıklama yok, ancak TSK’nın Afrin’den çekileceği söyleniyor, Fransa Dış İşleri Bakanının Ankara ziyareti de hesaba katılırsa bu kısmen de olsa Türkiye’nin bu anlaşmayı desteklediğini göstermekte. Anlaşmanın sahada nereye doğru gideceğini bir aylık süre içerisinde net olarak göreceğiz.

Bundan çok değil 15 gün önce Suriye’nin neredeyse üçte birine yakın toprağı kontrol eden SDG, Suriye’de Siyasal İslamcı olmayan Müslüman ya da gayri Müslim bütün azınlıklar için bir umut kapısı (belki de yeni bir Suriye için en büyük güvence) olmuştu. Ancak Suriye Kürtleri ne oldu da bir lahzada bu duruma düştü? Yani 12 yıllık bir iç savaş sırasında büyük bedeller ödenerek kazanılan bütün kazanımları neredeyse kaybetmek ve on binlercesinin yaşadıkları şehirleri terk edip sadece Kürtlerin yoğun olduğu daha dar alanlara hiç pazarlık yapamadan sıkışmak zorunda kaldılar. Şimdi bu yeni anlaşma ile bakalım toprağını terk etmek zorunda kalan nüfus tekrar yurtlarına dönebilecek mi?

Tüm bunlara bakmak gerekir ancak bu 2024 Ekim ayından itibaren Türkiye’de Erdoğan rejiminin Devlet Bahçeli’yi de yanına alarak Abdullah Öcalan ile birlikte başlattığı adı uzun süre konulamayan süreç Suriye’de Esad rejiminin değişmesi ABD’de Trump ile açık küresel haydutluk döneminin başlaması ile başka bir boyuta evrildi. Şimdi tüm bunlardan hareketle Kürt Sorunu bağlamında orta doğuda Kürtlerin nereden gelip nereye gittiğine Türkiye’de neyin planlandığına neyin başarılıp başarılamadığına da dönüp bakmak gerekir. Konu çok dallı budaklı olduğu için dağılmaya son derece müsait. Bu handikapı aşabilmek için ya bir yazı dizisi kaleme almak gerekirdi (ki, malum uzun yazılar daha az okunma riski taşırlar) ya da belli başlı tarihsel olayları kısaca geçerek asıl söylemek istediklerimize odaklanmak gerekirdi. Ben ikincisini tercih ediyorum bu yüzden okurlardan anlayış bekliyorum.

Öncelikle şunu kabul edelim bırakın orta doğuyu tüm dünyada sınırlar yeniden çiziliyor. ABD’de Trump’ın kişiliğinde temsil edilen Amerikan ulusalcılığı (MADA) 2. Dünya savaşı sonrasında kurulan ve artık eskiyen adına da yeni dünya düzeni denilen statükonun yeniden ABD lehine kurulmasını talep ediyor. Bilindiği gibi Çin’in önlenemeyen ekonomik, teknolojik ve askeri yükselişi ABD merkezli küresel sermayeyi ve militarist geleneğe sahip ABD derin devletini rahatsız ediyordu. Trump gibi meczup denebilecek faşizan bir kişiliğin başkan seçilmesi ABD aleyhine bozulmakta olan statükonun yeniden ABD lehine tesis edilmesi için belki de “eşsiz fırsatlar” sunuyordu. Kısacası Trump ABD devleti açısından küresel tehditlere göre bir öncelikler hiyerarşisi oluşturmuş ve ilk sıraya da Çin’i koymuş görünüyor. Ancak Çin büyük lokma olduğu için de sıra ona gelmeden önce daha kolay pürüzler halledilmeli diye düşünüldüğü anlaşılıyor. Bunlar Filistin sorununun gündemden kalkması, Ukrayna-Rusya savaşının bitirilmesi, Venezuela’da işbirlikçi bir rejimin kurulması, Suriye’de ve orta doğuda İsrail’in bölgesel güç olarak pozisyonunun sağlanması ve İran’da bir türlü çökertilemeyen molla rejiminin işinin bitirilmesi. Trump stratejisine göre bu işlerde sahada gerçeklere uygun davranılacak Ukrayna’da Rusya’ya yakın durularak savaşın bir biçimde sonuçlanması sağlanacak, Gazze’de İsrail’e göz yumulabildiği kadar göz yumulacak son kertede Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Katar vb. devletlerin desteği alınarak ortaya bir plan konulacak konu en azından dünya gündeminden düşürülecekti. Venezuela’da olanları hep birlikte izledik. Şimdi savaş tamtamları yeniden İran için çalıyor.

Burada merak edenler için solun klasik emperyalizm tanımını özellikle kullanmak istemediğimi belirteyim. Zira emperyalizm kavramı kadar yanlış yorumlanmış bir kavram pek azdır. Klasik emperyalizm kolonyalizm ve yayılmacılıkla özdeşleştirilirken özellikle 1. Dünya Savaşı sürecindeki tartışmalardan sonra Marksistler arasında Lenin’in “emperyalizmin sermaye ihracına dayanan ve kapitalizmin en üst aşaması olduğu” görüşü ağırlık kazanmıştır. Bu konu günümüzde de genellikle sermaye ihraç edemeyen devletlerin emperyalist olamayacağı biçiminde anlaşılmaktadır. Oysaki küreselleşen kapitalizmin sermaye ihracı üzerinden emperyalist politikalar ve sonuçlar üretmesi klasik anlamda emperyalizmin ve kolonyalizmin son bulduğu anlamına gelmez. Dahası günümüzde bile hala klasik anlamda koloni ülkeler bulunmaktadır.

Konuya buradan girmemin nedeni orta doğuda Kürt Meselesini anlamak için hem küresel güçlerin stratejik çıkarlarına hem de Kürt nüfusunun yoğunlukla yaşadığı coğrafyadaki ulus devletlerin kolonyalist politikalarına bakmak gerekir. Kürdi halkların yaşadığı geniş coğrafyaya bakınca Ermenistan’da kalan bir azınlığı saymazsak Büyüklük sırasına göre nüfusun Türkiye, İran, Irak ve Suriye topraklarına dağılmış olduğunu görürüz. Bu yüzden ulus devlet olma beklentisi ile işe başlayacak Kürdistani bir milliyetçiliğin öncelikle hedefine bu dört ulus devleti koymak gibi bir zorunluluğu vardır. Burada Kürtlerin neden bugüne kadar devletlû bir halk olamadığı konusuna girmeyeceğim. Belli ki bunda hem Kürdistani halkların ulus bilincine ulaşması (uluslaşma) sürecine nispeten geç girmiş olmasının ya da küresel ve bölgesel politik, diplomatik  mimaride  dört ülkenin tam ortasında yer alacak yoğun nüfusa sahip bir Kürt devletinin oyun kurucular tarafından pek de işlevsel olmayacağı hesaplanmış olmalı. Tüm bu tarihsel perspektif içinde Mahabad Kürt Cumhuriyeti hem ulus devlet kurulabilirlik açısından bir istisna olarak durmaktadır hem de kimilerine göre ulus devlet kurma ve yaşatma konusunda bir “başarısızlık” örneği olarak durmaktadır. Ancak konumuz bu değildir. Bana göre Kürdistan coğrafyasında sağlıklı bir analiz yapabilmek için gözden kaçırılmaması gereken iki ana aks vardır; Bunlardan birincisi küresel ve bölgesel oyun kurucuların stratejik ve de dönemsel çıkarları iken ikincisi de Kürdistan coğrafyasının dört devlet arasında kolonize edilerek paylaştırılmış bir toprak ve insan topluluğu olduğu gerçeğidir. Konuya buradan bakınca hedefiniz ne olursa olsun daha omurgalı ve gerçekçi bir duruş sergilemek mümkün olacaktır.

Kısaca hatırlamak gerekirse Türkiye’de Kürt hareketi Osmanlının dağılış sürecinde yani aşağı yukarı Türk aydınlarının Türk Milliyetçiliğini keşfetmeleri ile eş zamanlı olarak öncelikle Kürt aydınları arasında yayılmaya başladı. Ancak çözülen Osmanlı İmparatorluğunun çok milliyetli, çok dilli, hanedanlık esasına dayalı rejiminin yerine örgütlenen yeni Türk ulus devletinde Müslüman ve Türk olmayanlara kendi kimlikleri ile var olma hakkı yoktu. Ne İttihatçıların ne de eski bir ittihatçı olan Mustafa Kemal’in kafasındaki büyük resimde yeni kurulacak ulus devlette çok dillilik çok kültürlülük, yerinden yönetim, çok seslilik vb. değerlere yer yoktu.  Birinci Dünya savaşı ve İttihat Terakki’nin yenilgisi bu süreci belki de hızlandırdı, ancak Kemalistler değil de İttihatçılar kazansaydı Türkiye’nin Müslüman ve Türk olmayan halklarının makûs talihi açısından değişen fazla bir şey olmayacaktı. Günümüzde artık bunu söyleyebilmek bir varsayım değil neredeyse kesin bilgi. Gelinen noktada 100 yılı deviren bir Cumhuriyet bırakın batılı anlamda ulus devlet olmayı orta doğulu anlamda etnik ve otoriter bir devlet olmanın ötesine geçemedi.

Günümüzde Kürt sorunu

Hemen yukarıdaki başlıkta ve gündelik tartışmalarda sıkça kullanmakta olduğumuz Kürt sorunu kavramını kullanırken her seferinde kendi adıma bir hicap duyduğumu hemen belirteyim. Gerçekten de Kürt sorunu dediğimiz şey aslında bir Türklük sorunu (Kürt kimliğinin inkârı) olduğu halde biz konunun herkes tarafından daha iyi anlaşılması adına popüler olan kavramı (Kürt sorunu olarak) kullanıyoruz.

Kürt sorunun başlangıcını 20. Yüzyıl olarak söylemek mümkün zira Kürt aydınları arasında bir Kürtlük bilinci başladığı andan itibaren Kürt sorunu da başlamış demektir. Bu sorunun dile getirilmesi esnasında ortaya çıkan talepler çok karmaşık talepler değildi. En maksimalisti bağımsız bir Kürt devletinden başlayarak, bölgesel özerklik, yerel idari özerklik, kültürel özerklik, anadilde eğitim, eşit yurttaşlık statüsü vb. en minimalistine kadar böylece gidiyordu. Bu tarz talepler İran, Irak ve Suriye’deki Kürtler açısından da benzer biçimde eş zamanlı ya da farklı zamanlarda dile getiriliyordu. Kürdistani halkların mağduriyeti bu ülkelerdeki sosyalist ve komünist partiler tarafından da zaman zaman dile getiriliyor. Kimi partiler Kürtler için kendi programlarında alt başlıklar açarak onların tepkisel enerjisini kendi iktidar mücadelelerinde bir kaldıraç olarak kullanmak istiyorlardı, ancak sorunun temelindeki kolonizasyon kültürü ile yüzleşmeden bu konuda bir kopuş yaşanmadan mevcut kolonyalist ideolojik kültürel iklimde sosyalistlerin, demokratların ve anti kolonyalist unsurların bir arada mücadele etmesi mümkün olamıyordu, olamadı da. Bütün ittifaklar stratejik olmaktan ziyade taktiksel ve dönemsel olmak zorunda kalıyordu. Bu bakımdan komünistlerin tüm enternasyonalist retoriklerine rağmen talepler yeterince dile getirilemediği için bütün bir Kürdistan coğrafyasında çok miktarda Kürtdistani parti kuruluyordu. Bunlar arasında kuşkusuz en yaygın olanı Mahabad Cumhuriyeti’nden bu yana süregelen Molla Mustafa Barzani ve destekçileri tarafından kurulan KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) idi. Bunun asıl kökeni Irak olmakla birlikte Türkiye, İran ve Suriye’de de kolları vardı. KDP klasik anlamda anti kolonyal ve milliyetçi bir partiydi. İlk olarak 1970’de Irak Kürdistan’ında Saddam Hüseyin ile Molla Mustafa Barzani arasında imzalanan bölgesel özerklik anlaşması KDP’ye Kürtler içinde büyük bir prestij sağlamıştı. 1978’de Abdullah Öcalan önderliğinde Türkiye’de kurulan PKK ise Kürdistani politikaya şiddetli bir giriş yapmış toplumsal muhalefetin yükseldiği ezilenlerin sisteme başkaldırdığı bir iklimde Latin Amerika gerillacılığına uygun bir formasyonda anti kolonyalist bir söylemle ultra sol ve sekter bir biçimde ortaya çıkmıştı. Hareket ilk başından beri hedefine Kürdistan coğrafyasında faaliyet gösteren diğer parti ve fraksiyonları koymuştu. Bu arada Apocu hareketin ilk çıkışında diğer Kürdistani hareketleri şiddetle “Kürdistan’dan temizleme” politikası yürütmesinin ve ardından 1980 askeri darbesinin gelmesi ile birleşince sahada rakipsiz kalmasında oldukça etkisi olduğunu belirtmek gerekir. Aslında Apoculuk yakıştırması diğer fraksiyonların onlara bir yakıştırmasından çok kendi hareketleri için kendi seçtikleri ve yaygınlaşmasına yol verdikleri bir tanımlama idi. Bu durum PKK’nin kuruluşundan bugününe kadar Kürdistan coğrafyasında ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın hep kişi kültü üzerinden kendini var ettiği gerçeğini daha iyi açıklar. 2013’sonunda başlayan birinci çözüm sürecinde Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısı karşısında PKK çevrelerinde yaşanan tereddütleri gidermek açısından en rasyonel açıklamayı PKK’nin yaşayan üç kurucusundan biri olan Ali Haydar Kaytan “Düne kadar Devrimci Halk Savaşını geliştirerek yaygınlaştırmak noktasındayken barış noktasına nasıl geldik” meâlli bir soruyu şöyle cevaplamakta; “Bunları söyleyenler bu hareketin özünü bilmeyenlerdir. PKK hareketi bir önder hareketidir. Önder ne diyorsa odur. Mücadele yöntemini önder belirler. Silahsız diyorsa silahsız olur.” (Mart 2014)

Yukarıdaki örnek bile PKK hareketinin nasıl bir hareket olduğunu anlatmaya yeterlidir. Yaklaşık yarım asırlık mücadele içerisinde PKK hareketinin muhasebesini yaparken bu noktayı hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Hatta Kemalist olmayan Türkiye solu tarafından “Kürt Özgürlük Hareketi” diye tanımlanan bu hareket ne örgütlenmesi bakımından ne de hedefleri ve programı bakımından hiçbir zaman katı hiyerarşik ve tek adam kültünün dışında eylemlilik gösterememiş, özgürlük adına sarf edilen sınırlı sözler de taktiksel bir retorikten ibaret kalmıştır. Buradan gelmek istediğim nokta PKK hareketini eleştirmekten çok bu hareketin mücadele serüveninde de-facto oluşturduğu Kürdistani ulusal bilincin klasik manada anavatan toprağına romantik bir bağlılığı işleyen yurtseverlik bilincinden çok önderlik kültüne tapınma derecesinde bağlanmaya ve itaat etmeyi çağıran Apoculuk bilincidir.

Bu bilinç siyasal bir mühendislikle başarıyla oluşturulabildiği ve katı merkezi hiyerarşik örgütsel yapılar ile desteklendiği için PKK hareketi açısından uzun yıllarca savaşçıların devşirilmesi sürdürülebilir oldu. Yine bu yüzden Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra bile örgüt içinden ikinci bir adam (lider) çıkarılamadı. PKK  siyasal habitatının legal seksiyonlarında yer alan on binlerce kadro sempatizan Türkiye’de devlet tarafından mesnetsiz gerekçelerle hapislere tıkılırken “Kürt Özgürlük Hareketi” kendi tutsak yoldaşları için bile hiçbir zaman bir özgürlük talebi ya da kampanyasını dile getirmedi. Harekete bağlı militanlar hapishanelerde kendileri için özgürlük ya da genel af istemek yerine Öcalan’a tecrit kaldırılsın diye ölüm oruçlarına yatıyorlar, bazen de kendilerini yakıyorlardı.

Geçmişte yaşanmış bu konuları eteğimizdeki taşları dökmenin vakti geldiği için değil toplumsal bir hafıza yaratarak bugüne dair bir takım analizlere ulaşmanın olmazsa olmaz önkoşulu olduğu için burada dillendiriyorum. Bu güne kadar yaşanan, “Açılım”, “Çözüm” ya da önce “Süreç” sonra da adı “Terörsüz Türkiye” olarak konulan süreçlerin hiçbiri Kürt sorununun çözümünün yakınından bile geçmedi. Çünkü bu rejimin kuruluş kodlarında Kürtlere dair belirlenmiş olan kolonyalist tutum her seferinde sorgulama dışıydı. Bu tutum açıkça afişe edilmedikçe, bu yüzleşmenin sonucunda tarih, eğitim, hukuki, siyasal ve idari haklar yeniden tanımlanmadıkça Kürtlerin Türklük üst başlığı altında tanımlanması sona ermedikçe kısacası Kürtlere anayasal bir statü verilmedikçe bu kolonyalist ilişkinin üzerinden atlanması, ilişkinin yumuşatılması, sorunların çözülmesi halklar arasında düşmanlık, kamplaşma, soykırım ya da iç savaş riskinin tamamen ortadan kaldırılması mümkün değil.

Ancak Öcalan ve Apocu hareket konuyu sürekli reel politik hamleler arasına ve devlet ile bir al ver pratiğine sıkıştırmayı tercih etti. Sahadaki yakıcı gündem ile Apocu hareketin gündemi hiçbir zaman örtüşmedi.

Bir örnek vereceğim; geçmiş yıllarda Irak’ta bazı Türk askerlerinin başına ABD’li özel kuvvetler tarafından çuval geçirilmesi ana akım Türk medyasında uzun süre gündem olmuştu. Başta Doğu Perinçek’in Vatan Partisi olmak üzere ulusalcı çevreler rövanşist bir tutumla bu aşağılanmayı unutmayıp konuyu sürekli gündeme getirmişler, hatta yıllar sonra bile Türkiye liman şehirlerine gelerek kıyıya sivil olarak çıkan Amerikan askerlerinin başına Vatan Partililer tarafından çuval geçirme müsamereleri yaşanmıştı. Geçen hafta Suriye’de Rojava’nın son kalıntıları Cihatçı Yeni Şam Ordusu tarafından kuşatılmışken sınırın hemen yanı başında DEM Partinin Öcalan’a tecrit kaldırılsın diye miting yapması bana bu Vatan Partisi kadrolarının yukarıda andığım müsameresini bir kez daha hatırlattı ve kendi siyasal iradesini en azından hukuken temsil ettiği halktan ve ülke gerçekliğinden değil de 27 yıldır savaştığı devlete esir düşmüş zigzaglı bir lidere teslim etmiş olan DEM Parti ve “PKK network”ünün (*) sahadaki gerçeklikten ne denli kopmuş olduğunu gösterdi.

Kolonyalizm mefhumunu kendinize meseleye bakışta olmazsa olmaz bir perspektif olarak ele aldığınızda, örgütün katı merkezi hiyerarşik yapısı Öcalan’ın bilerek adım adım inşa ettiği liderlik kültü ile birleştiğinde Kürtler açısından özgürlük ve demokrasi umutlarının, hem Türkiye’de içi boş bir süreç ile hem de Suriye’de potansiyel bir özerkliğin nasıl berhava edildiğini anlarsınız.     

Terörsüz Türkiye Süreci

Terörsüz Türkiye süreci bir buçuk yıla yakın bir süre havanda su dövüldükten sonra gelinen noktada resmen bitirilmemiş olsa da fiilen bitmiştir. Çünkü sokakta ne Türkler ne de Kürtler bu sürece inanıyorlar. Gelişmeler süreci savunmayı giderek çok daha az rasyonel hale getirmekte.

Olaylara retorik konuşmaları, hamaset dolu cümleleri bir tarafa bırakarak derli toplu bakabilirsek sürecin kendisinin Öcalan’ı politik bir aktör olarak tanıyarak hem AKP-MHP koalisyonuna yeni bir ortak olarak kabul etmek ve bu sayede Türkiyeli Kürt muhalefetini toplumsal muhalefetten ayırarak nötralize etmek, nihayetinde de Suriye’de Rojava’yı savaşmadan teslim almak için kurgulandığını söylemek yanlış olmaz. An itibarıyla Öcalan’ın ve DEM Partili politikacıların hamasi konuşmalarını bir yana bırakacak olursak iktidar tarafından başlangıçta murat edilen her neyse onlar birebir gerçekleşmiş görünüyor.

Buna göre, Terörsüz Türkiye sürecinde;

1- Kapalı kapılar ardında uzun süre adı konamayan bir süreç başlatıldı ve bu sürecin 1000 yıllık Türk-Kürt-Arap dostluğunun taçlanması olacağı söylendi. Ancak süreç içinde Türkler-Kürtler ve Araplar arasında karşılıklı saygı ve güveni oluşturacak hiçbir adım atılmadı. Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde dolaşıma sokulan bildirgesi ne var olan gerçekliğe doğru bir okuma yapabildi ne de tabanın desteğini ve güvenini kazanabildi.

2- Sürecin adı Terörsüz Türkiye diye anılarak aslında bu sürecin toplumların karşılıklı barışmasını ve geçmişte yaşanan düşük yoğunluklu da olsa iç savaş sürecini, 100 yıllık kolonyalist politikaları, devletin tekçi, ırkçı, militarist politikaları terk ettiğine dair ne bir cümle kuruldu ne de samimi bir adım atıldı. Terörsüz Türkiye kavramının kendisi bile devletin Kürt sorununu toplumsal bir sorun olarak görmediğini sadece terör ve güvenlik sorunu olarak gördüğünü anlatmaya yeter, tabi sadece anlamak isteyene… 

3- Politikacılar, belediye başkanları, eski HDP liderleri Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ vb. önemli simalar ve on binlerce Kürt sempatizan hapishanelerde çürürken siyasal rehinelerin durumlarında hiçbir iyileşme olmadı. Selahattin Demirtaş gibi Türkiyeli Kürtler içinde saygı gören bir figürün tüm AHİM kararlarına rağmen siyasal rehine olarak on yıla varan süredir uydurma gerekçelerle hapiste tutulması yazık ki devam etti. Ancak bu durum başta DEM Parti olmak üzere Apocu hareket açısından “sürecin” selameti için yüksek perdeden bir itiraza neden olmadı. Aksine Öcalan İmralı’dan Demirtaş’a “seni başkan yaptırmayacağız demeyecektin” mealinde mesaj gönderdi.

4- İktidarın canını sıkan ya da rant açısından kârlı bulduğu beldelere kayyım atama politikaları konusunda bırakın bir adım atmayı yeni anayasa çalışmalarında yerinden yönetimi tamamen ortadan kaldırarak kayyım uygulamasını merkezi iktidar lehine kalıcılaştıracak anayasa taslakları medyaya sızdırıldı.

5- Siyasal ve toplumsal muhalefetin en büyük merkezi olan CHP sürekli olarak yargı ve kolluk kuvvetleri marifetiyle kriminalize edilmeye yalnızlaştırılmaya çalışıldı. Kürt seçmenlerin desteğiyle seçilmiş CHP’li belediye başkanları teker teker toplanıp tutuklandı ve bu konuda Apocu hareket sürecin selameti açısından fazla mesele çıkarmamayı tercih etti.

6- Öcalan’ın önerisi ile toplanan Meclis Komisyonu süreyi sahadaki gerçekliği konuşmak ve çözüm aramak yerine havanda su dövmekle geçirdi. Komisyonda Kürtçe konuşmak isteyen mağdurlar susturuldu.

7- İçerdeki siyasi tutsaklar için önce af çıkacak dendi, sonra infaz yasası düzenlemesi yapılacak dendi ancak bunların hiçbiri olmadı. Çıkan infaz yasasında devlete karşı işlenmiş suçlar kapsam dışında bırakıldı on binlerce cinayet, uyuşturucu, hırsızlık, tecavüz, kadına karşı erkek şiddeti faili bir gecede salıverildi.   

8- Süreç boyunca mevcut iktidar kendi geleneksel söyleminin dışında yeni hiçbir şey söylemedi. Geleceğe dair umutlar faslını dahi ağızlarına almadılar, bu faslı Apocu hareketin politikacılarına bıraktılar.

9- Sürecin en başından beri Öcalan tarafından yapılan silah bırakma çağırısının iktidar tarafından murat edilen biçimde Suriye’deki (Rojava ve Kobani) SDG birimlerini de kapsaması gerektiği görüşü günün sonunda HTŞ yönetimi, ABD ve İsrail vb. aktörlerin de ikna edilmesi ile gerçekleştirilmekte.

Rojava süreci

Suriye iç savaşı sırasında cihatçıların etnik temizlik çabaları karşısında Kürt halkı kendisini korumak için orada silahlı ve örgütlü bir güç olarak var olan PYD-YPG hareketine büyük destek verdi. Hatta rakip Kürt partileri ENKS adı altında birleşerek bu son derece meşru savunma koşullarında birlikte ortak bir cephe kurulmasını desteklediler. Başta ABD olmak üzere küresel güçlerin IŞID’e karşı sahada savaşacak bir partnere ihtiyaç duymaları nedeniyle bölgesel özerklik için uygun koşullar oluştu ve  böylece Rojava denilen Kuzey ve Doğu Suriye Federal Bölgesi doğmuş oldu. Kürtlerin Suriye’deki meşru mücadelesi uluslararası arenada büyük ses getirdi. Dünyanın çeşitli yerlerinden ve Türkiye’den çok sayıda gönüllü savaşmak için bölgeye gitti. 29 Ocak 2014’de Rojava Federal Anayasası resmen kabul edildi.

İç savaş koşullarında ABD ve Batılı müttefikleri baskın güç olan PYD’nin askeri gücü YPG’yi eğiterek bir ordu biçiminde donatmaya karar verdiler. Proje kapsamında Türkiye gibi devletlerin itirazlarını nötralize edebilmek için Kürt olmayan Arap ve Türkmen aşiretlerinin de bu yapılanma içinde yer almasına karar verildi SDG denilen yapılanma doğdu. Bu örgütün omurgasını YPG oluşturuyordu. Rojava anayasası kadın örgütlenmeleri, mahalle meclisleri vb. ile geleneksel sol açısından alışıldık olmayan örgütlenmelere kapı açıyordu. Rojava’lı Kürtlerin meşru mücadelesi ve bunun yarattığı uluslararası prestijle birlikte bu yeni deneyimler Rojava’nın Kürtler tarafından romantize edilmesine, hem Anayasadaki hem de uygulamadaki merkeziyetçi defoların göze batmamasına yol açtı. Öyle ki, Rojava ile ilgili eleştirel düşünce beyan etmek neredeyse ihanet ile eş anlamlı idi.

Rojava süreci Beşar Esad rejimin son bulduğu 2024’e kadar dalgalı olarak sürdü. Burada SDG’nin yüksek bütçeyle donatılmış askeri varlığı ve İŞID karşıtı güvenilir bir partner olarak sahadaki varlığı ABD ve Batılı müttefikler ve aynı zamanda SDG açısından önemli bir parametre olarak duruyordu.

Ancak Esad rejimi çökünce ABD İsrail ve İngiltere’nin planlarını yeni bir orta doğu “güvenlik mimarisi” üzerine yaptıkları ve Suriye’de bu işler için aktör olarak HTŞ lideri Ahmet El Şara’yı hazırladıkları anlaşıldı. Bu arada 2025 yılı ile birlikte ABD’de Trump’ın Başkan seçilmesi genelde dünyada özelde ise Suriye’de dengeler değişmeye başladı. Yeni orta doğu planında ABD’nin ana partneri İsrail olmaya devam etmekle birlikte bu ittifaka bölgesel güç olarak Türkiye ve Suudi Arabistan da katılıyordu. Bu yeni dizayn içinde İsrail dışında Türkiye’nin öncelikleri de önem kazanacaktı. Bu koşullar altında Türkiye’nin Suriye’de üniter bir devlet istemesi ve ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu SDG’nin mutlak silahsızlandırılmasını talep etmesi HTŞ merkezi hükümeti ile SDG arasındaki görüşmeleri kilitledi. Bu arada Terörsüz Türkiye süreci ile tecrit koşulları büyük ölçüde ortadan kaldırılan Öcalan’ın 27 Şubat Bildirgesi ve SDG liderliğine “Suriye merkezi yönetimine demokratik entegrasyon” minvalli mesajlar göndermesi masada SDG’nin elini zayıflatmaya devam ediyordu. Oysa Esad rejimi sona erdikten sonra sahada cihatçı çeteler boş durmayıp bir yandan Suriye sahilde Alevi katliamı yapıyorlar, diğer yandan Dürzîlere saldırıyorlar, fırsat buldukça da Kürt bölgelerine ya da SDG’nin kontrol ettiği alanlara saldırıyorlardı. Bu süreçte SDG yönetiminin Suriyeli cihatçı olmayan, Alevi, Dürzî, Nesturi, Ermeni, Süryani, seküler Araplar vb. geniş bir kesimin sözcüsü, savunucusu ve umudu olmak yerine beceriksiz ve inisiyatif alamayan bir eylemsizlik politikası izlemeyi ABD’nin ağzına bakmayı tercih etti. Burada SDG liderliğinin süreci doğru okuyamaması kadar aşırı merkeziyetçi örgütsel yapının ve Sırasıyla Öcalan ve Kandildeki PKK vesayetinin belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bu arada bu vesayet ve kişi kültünün Kürt olamayan diğer SDG bileşenleri (Arap ve Türkmen) arasında bir rahatsızlık iklimi yarattığı anlaşılıyor (SDG’nin diğer bileşenleri Halep saldırısından sonra bir gecede taraf değiştirince bu konu daha anlaşılır oldu). Sonu gelmeyen müzakerelerde Mazlum Abdi’nin masada yetkisi olmayan biri gibi davranması hayati konularda hem Kandil’den hem Öcalan’dan onay beklemesi giriştiği eylemlerde çabuk sonuç almayı tercih eden ve müesses nizamın kendisine yönelttiği uyarıları dinlemeyi pek sevmeyen Trump yönetiminin sabrını taşırmış olmalı. Hele ki 11 Kasım 2025’de Suriye HTŞ hükümetinin Uluslararası İŞID karşıtı koalisyona resmen katılması ve 7 Ocak’ta Paris’te İsrail ve Suriye arasında imzalanan karşılıklı istihbarat paylaşımı ve işbirliği anlaşması Suriye’de SDG’nin tabutuna son çiviyi çakmış oldu. Arkasından Halep’te Kürt yerleşimlerine yapılan saldırıları ve saldırının Fırat’ın batısı ile sınırlı olmayıp doğusuna doğru da genişlemesi bugünkü sıkışmayı ve Suriyeli Kürtlerin etnik temizlik tehdidi ile karşı karşıya kalmasına neden oldu.

Sonuç

Gelinen noktada AKP-MHP iktidarının Terörsüz Türkiye süreci hem kamuoyunda hem de Kürt sokağının gözünde yeterince teşhir olmuştur. Bu, Abdullah Öcalan’ın tanrı kral misali tartışılmaz önderliğinin de sonu anlamına gelir. Aynı zamanda “Terörsüz Türkiye” sürecinin başından itibaren kamuoyunu oyalamak, Kürt sokağını toplumsal muhalefetten koparmak ve Rojava’daki kazanımları savaşmadan teslim almak için kurgulanmış olduğunu da gösterir. Yine Öcalan’ın ve Apocu hareketin sürece dair retorik atıflarını bir kenara bırakırsak, cumhuriyetin temel kuruluş kodları ile herhangi bir sorunlarının olmadığını gösterir. Bu süreci kurgulayan ya da başından itibaren bilerek içinde bir özne olarak yer alan Abdullah Öcalan’ın, ortada bir masa varsa o masada devletin yanında tutum aldığını gösterir.

Bugün itibarıyla Terörsüz Türkiye süreci AKP-MHP iktidarı açısından büyük kazanımlara yol açmış olabilir. Ancak tam da bu noktada Kürt sokağında yaşanan mental kırılma yeni bir başlangıcın, kült yarı tanrı liderlerin olmadığı bir mücadelenin başlangıcı olacaktır. Bu kırılmadan sonra yaşanacak gelişmelere göre başta Türkiye ve Suriye Kürtleri olmak üzere, İran Kürtleri de kendi hesaplarına gereken payları alacaklar ve kendi mücadele yöntemlerini bulacaklardır.

(*) PKK Networku kavramı Yektan Türkyılmaz’a ait olup oldukça işlevsel bir kavram. Kendisine selam olsun.