Doğanın tiranlığına teslimiyet özgürlük değildir: Anarko-transhümanizm eleştirisine bir yanıt (I)
Anarşizm, uygarlığın tahakkümle sonuçlanmış yönlerini inkar etmez, aksine, onun insanı dönüştüren hayati getirilerini kabul eder. Hedefi geriye kaçış değil, uygarlığı tüm tahakkümcü yönlerinden ve kurumlarından arındırarak özgürlükçü bir formda dönüştürmektir.
Bu yazıyı, 24 Aralık 2025 tarihinde, Gazi Bertal tarafından "İlkelciliğin Sefaleti" ana başlıklı yazıma bir yanıt olarak yayınlanan "Transhümanizm: Uygarlığın Tanrı Olma Fantezisi"ne bir cevap olarak yazıyorum. Gazi Bertal, uzun yıllardır Türkiye'deki anarşist yazın adına önemli işler yapmış, aynı zamanda ciddi bir platform sağlamış birisi. Bu polemiği, kendisine saygıyla yürütüyorum. "Transhümanizm: Uygarlığın Tanrı Olma Fantezisi" başlıklı yazısına katılmasam da, bazı haklı kaygıları gündeme getirmiş olduğunu es geçmem hakkaniyetli ve doğru olmayacaktır. Ancak bu durum, anarko-transhümanizmi bir tür "tekno-faşizm" olarak nitelendirmenin yanlışlığını ve ilkelciliğin anarşizmle uzlaşması mümkün olmayan doğasını değiştirmeyecektir.
Anarko-primitivistler, anarşizmi modernite ve uygarlık öncesi bir nostaljiye, mistik bir doğaya dönüş çağrısına indirgemekte ısrarcılar. Bu anlayış, uygarlığı, endüstriyelleşmeyi ve teknolojiyi toptan bir tahakküm aracı olarak lanetlerken, aslında anarşizmin doğduğu beşiği, Aydınlanma düşüncesini de despotik ve tahakkümcü olarak yaftalayarak reddetmektedir. Ancak tarihsel ve felsefi bir gerçek var ki o da şudur; anarşizm, ilkelci arzulardan değil, Aydınlanma düşüncesinin sağladığı mirastan doğmuştur. Anarşizmin kökleri William Godwin'den Bakunin'e, Reclus'den Kropotkin'e kadar uzanan çizgide, Aydınlanma'nın şu temel ilkesine dayanır: İnsan, aklı sayesinde kendi kendini yönetebilir. Ne tanrıya ne de devlete muhtaçtır. İlkelcilik ise, insanı insan yapan şeyleri, aklı ve rasyonel düşünceyi, tahakkümcü bulur, sezgiyi ve içgüdüyü yüceltir. "Özgür bireylerin gönüllü etkileşimleri ve karşılıklı yardımlaşma" ile devletsiz ve tahakkümsüz bir toplumsallaşma ve yaşam pratiğini savunan anarşizm, tanımı gereği dahi ilkelciliğin karşısında durmaktadır.
İlkel kabile üyesi birey değildir
Hem "birey" hem de "topluluk" fenomenleri, uygarlığı varsaymaktadır. Zira birey, ontolojik bir tekillikten fazlasıdır, ilkel kabile ve klan ise anarşizan niteliğe sahip olabilecek bir topluluk değildir. İlkel kabilelerdeki insan, "birey" değildir, klanın organik bir uzantısıdır. O dönemde ben ile biz arasında bir sınır yoktur. Antropologların da belirttiği gibi, klan üyesi, klandan koparılırsa özgür olmaz, hem sosyal hem biyolojik olarak ölür. Anarşizmin varsaydığı birey, "akıl yürüten özerk özne"dir. Birey, kendini ötekinden ve çevresinden net çizgilerle ayırabilen bir bilince sahiptir. "Ben" ve "Ben Olmayan" ayrımını mutlak bir şekilde yapabilen, kendi düşüncelerini, toplumun düşüncelerinden soyutlayarak analiz edebilen varlıktır. Kabile üyesi ise, kendini kabilenin bir uzvu olarak görür, ortak aklın bir parçasıdır. Bireyin niteliklerinden bir başkası da "ahlaki faillik"tir. Kabile üyesinin eylemleri tabu ve totem tarafından belirlenir. Gelenek ne derse onu yapar, sorgulama yoktur, itaat ve ritüel vardır. Birey ise, eylemlerinin nedenlerini sorgular. İyi ve kötüyü, dışsal bir otoriteye, şefe veya geleneğe, göre değil, kendi içsel akıl yürütme ve vicdani süreçlerine göre tayin eder. Yani birey, eylemlerinin nihai sorumluluğunu ve nedenini kendi aklında ve vicdanında bulan öznedir. İçgüdüsel dürtülerini sorgulayabilen, iradi özerkliğe sahip, kendi rasyonel tercihleri doğrultusunda eyleyebilen varlıktır. İlkel kabile insanı, anarşizmin varsaydığı birey değildir. Anarşizmin varsaydığı topluluk kavramını da ilkel kabile/klanla kıyaslamalıyız. Anarşist literatürdeki topluluk, seçilmiş yakınlıklar ve ortak etik değerler üzerine kurulu, geçirgen ve dinamik bir yapıdır. Kabile ise kan bağı ve mekan zorunluluğu üzerine kurulu, statik ve kapalı bir yapıdır. Anarşist topluluk, üyelerinin rasyonel iradesiyle her an yeniden üretilirken, kabile, üyelerini içine hapseden ve sorgusuz itaat bekleyen biyolojik bir yazgıdır. Bu noktada bir kritik ayrım, dışlayıcılık ve çoğulculuktur. Kabile, doğası gereği dışlayıcıdır. Biz ve onlar ayrımı keskindir, kabile dışındaki her şey tekinsiz ve düşmandır. Kabile içi uyum, farklılıkların törpülenmesi ve herkesin birbirine benzemesi yoluyla sağlanır. Oysa anarşizmin öngördüğü toplumsallaşma, farklı karakterlerin, farklı yeteneklerin birbirini tamamladığı, heterojen bir uyumu yani çeşitlilik içinde birliği savunur. Dahası, anarşist bir toplulukta bireyin en temel hakkı çıkış hakkıdır. Birey, onaylamadığı bir topluluktan ayrılabilir. Ancak kabilede çıkış hakkı yoktur, kabileden ayrılmak, o dönem koşullarında ölüme eşdeğerdir ve ihanet sayılır. Sonuç olarak, akıl yürüten özerk öznenin, içgüdülerini vicdanı ve aklıyla süzen iradi bireyin ve en önemlisi, ortak etik değerler üzerine kurulu, gönüllülük esasının ve çıkış hakkının bulunduğu toplulukların mevcut olmadığı ilkelcilik, anarşizmle ontolojik olarak bağdaşmaz. Bu nedenle anarko-primitivizm, tıpkı anarko-kapitalizm gibi (elbette ki farklı sebeplerle) bir oksimorondur. Anarşizm, uygarlığın tahakkümle sonuçlanmış yönlerini inkar etmez, aksine, onun insanı dönüştüren hayati getirilerini kabul eder. Hedefi geriye kaçış değil, uygarlığı tüm tahakkümcü yönlerinden ve kurumlarından arındırarak özgürlükçü bir formda dönüştürmektir.