Murray Bookchin Abdullah Öcalan’a karşı

Bookchin’in düşüncesinin ana eksenini oluşturan doğrudan demokrasi ve ekolojik toplum, Öcalan’ın ne geçmişinde ne geleceğinde ne de hayallerinde yer almıştır. Bu bakımdan, Öcalan’ın içi boş kavramlar setini çöpe atarken, Murray Bookchin’in ömrü boyunca ilmek ilmek inşa ettiği ekolojik toplumun doğrudan demokrasi ile kurulması düşüncesinin de otomatik olarak çöpe gittiğini düşünmek; Öcalan fikriyatına yöneltilen eleştirilerden dolayı Murray Bookchin düşüncesinin de otomatikman isabet aldığını varsaymak büyük bir yanılgı olur.

Murray Bookchin Abdullah Öcalan’a karşı

Türkiye’de ve Ortadoğu’da bir şeyler olurken -II

Öcalan’ın “devletsiz demokratik ulus” ya da “Demokratik Özerklik”, Komünalizm vb. kavramlaştırmalarından bir iki cümle ile söz etmek gerekiyor. Gelinen noktada Abdullah Öcalan’ın bu kavramlaştırmalarını ciddiye alıp lehte ya da aleyhte görüş belirtmek için artık çok geç. Burada belirleyici olan şey samimiyettir, o da olmayınca nafile bir tartışmanın içinde yer alarak enerji tüketmenin bir anlamı yok. Gelinen noktada A. Öcalan’nın tüm bu kavramlar setini kendi hedefleri doğrultusunda geçmişin doktriner Marksist-Leninist evreninden bugünün reel politik evrenine Kürt kimlikli kitleleri mobilize edebilmek amacıyla işlevsel bir köprü kurmak için yaptığı sanırım sahihtir.

Söz bu noktaya gelmişken Abdullah Öcalan’ın yakalanıp içeri girdikten sonra düşüncelerinden en çok etkilendiği düşüncelerini ve kavramlarını kendince eğip büktüğü Murray Bookchin’den söz etmemek olmaz. Öncelikle Öcalan’ın Bookchin’i anlamak bir yana anlamaya çaba gösterdiğini dahi sanmıyorum. Onun için Murray Bookchin’in kavramlar külliyatı kendi reel politik taktik ve stratejileri için bu coğrafyada bakir bir alan olması hasebiyle kendisine elverişli bir manevra alanı sağlıyordu. Bu sayede Murray Bookchin’in adını dahi duymamış Stalinist tedrisattan yetişmiş kadrolara tepeden (teorisyen bir lider olarak) büyüklenme ve onlar üzerinde kavramsal bir tahakküm kurma olanağı sağlıyordu. Oysa, Bookchin’in düşüncesinin ana eksenini oluşturan doğrudan demokrasi ve ekolojik toplum, Öcalan’ın ne geçmişinde ne geleceğinde ne de hayallerinde yer almıştır. Bu bakımdan, Öcalan’ın içi boş retoriksel kavramlar setini çöpe atarken, Murray Bookchin’in ömrü boyunca ilmek ilmek inşa ettiği ekolojik toplumun doğrudan demokrasi ile kurulması düşüncesinin de otomatik olarak çöpe gittiğini düşünmek; Öcalan fikriyatına yöneltilen eleştirilerden dolayı Murray Bookchin düşüncesinin de otomatikman isabet aldığını varsaymak büyük bir yanılgı olur. Zira Murray Bookchin için düşünceleri gerçek hayatta sorunlar ve sorular karşısında uygulanabilirliği ve cevapları olan bir yol haritası olmak zorundaydı. O yüzden Bookchin, bunun dışındaki gereksiz ayrıntılarla ilgilenmedi. Hatta kendisine avukatları aracılığıyla hayranlık ve de kendisiyle ona katılmadığı konularda  tartışmak istediğini bildiren mektuplar gönderen  A. Öcalan’ın bu isteğini yaşını ve sağlığını gerekçe göstererek nazikçe geri çevirdi. (Benim görüşüm Öcalan’ın samimi bir tartışma arzusu taşımadığı ve M. Bookchin’i bir polemiğe çekerek hem manipüle etmek hem de onun ünlü ve prestijli kişiliğinden kendi P.R.ı için yararlanmaktır.)

Herşey bir yana hayatı boyunca bırakın hiyerarşi karşıtı olmayı, kendi kişi kültünün yara almasına neden olabilecek en küçük  bir imayı bile ihanet olarak gören bir zihin haritasına sahip olan A. Öcalan’ın Bookchin gibi bir düşünürü anlamasının teknik olarak asla mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bookchin’in düşüncesine ve kaynaklarına kısaca bakalım.

Murray Bookchin, “toplumsal ve ekolojik krizin kökeninde ortak ve irrasyonel bir öge
olduğunu; bu irrasyonel ögenin tüm toplumsal alana nüfuz eden hiyerarşik
örgütlenmiş olan toplumsal ilişkiler olduğunu” (1) ileri sürer. 

Yine ünlü Alman Anarşist Güstav Landauer; “Devlet, insanlar arasında bir çeşit ilişki biçimi, bir davranış hali, bir durumdur. Uyumlu başka ilişkiler kurma ve her bireyin bir başka bireyle başka türlü davranması yoluyla  onu yıkacağız. Gerçek bir komünite formunda bir kurum yaratıncaya kadar devletiz ve devlet olmaya devam edeceğiz.” (2) diyerek kamusal (toplumsal)  alan dediğimiz şeyin aslında kendi irademizle vazgeçtiğimiz bireysel iktidarlarımız üzerinden devlet denen ucubeye bırakılmış ilişkiler ağından başka bir şey olmadığını ifade eder.

Aslında ekonomi, tarım, (büyük ya da küçük ölçekli) üretim doğrudan devlet ile ilgisi olmayan daha karmaşık ve otonom süreçlerdir. Burada devletin rolü kendi güvenlik paradigmasına uygun olarak bazen düzenleyici, bazen yönlendirici bazen de engelleyici olarak ortaya çıkar. Siyasal hareketler ve siyasal partiler ise devletin işgal ettiği bu kamusal alanı doğrudan ilişkiler ağıyla örgütleyerek toplumsal bağlamda devlet dışı (sivil) bir alana dönüştürme üzerine kafa yormazlar. Sağcısından solcusuna bütün siyasal partiler özünde birer proto devlet örgütlenmesi olduğu için önce devleti ele geçirerek siyasal iktidarı kendi tekellerinde toplamanın ve bunun ardından yukarıdan aşağıya jakobence toplumsal dönüşümü gerçekleştirmenin izini sürerler. Bilinen en popüler haliyle 1789 Fransız Devriminden beri böyledir bu. Ancak siyasal iktidar ele geçirildiği anda aslında siyasal iktidar kendisini ele geçirenleri ele geçirmiş olur ve tüm devrimler evlatlarını bir biçimde yer. Zira siyasal iktidar ile toplumsal iktidar bire bir örtüşmez.  Bu durum bütün devrimlerin temel paradoksunu açıklar. Siz devlet iktidarını ele geçirmek için örgütlendiğiniz ya da silahlandığınız anda zaten çoktan karşı çıktığınız şeye dönüşmüş olursunuz. Bu durumda zaten sistem sizi dönüştürmüş olduğu için sizin kim olduğunuzun neyi hedeflediğinizin bir önemi kalmaz.

Belli başlı ulusal kurtuluş mücadelelerine baktığımızda  silahlı olarak ulusal kurtuluş mücadelesi veren herhangi bir halkın mücadelesinin halk açısından herhangi bir sosyal kurtuluşla sonuçlandığını göremiyoruz. Genellikle uzun yıllar çıkmaza giren ve kazananı olmayan savaşlar bir süre sonra doğal ömrünü doldurmakta ve bir biçimde taraflar arasında uzlaşma ile sonuçlanmakta. Uzlaşma sonunda o güne kadar savaşlarda ölmüş olanlar öldükleri ile kalmakta çekilen acılar ise belleklerde kalmaktadır.  Kemalist anlatı Türklerin emperyalist işgale karşı savaşarak kurtuluş savaşını kazandıklarını anlatır. Oysa ortada açık işgalin dışında herhangi bir toplumsal kurtuluş yoktur. Osmanlı devleti emperyalist paylaşım savaşında taraf olmuş bu emperyalist savaş esnasında kendi ajandasına uygun olarak Ermeni Meselesini “halletmiştir”. Ancak savaş Osmanlı’nın ve dahil olduğu ittifakın yenilgisi ile sonuçlanınca işgal gündeme gelmiş ve devlet elitleri yeniden örgütlenip savaşarak yeni bir devlet inşa etmeye karar vermişler ve bu savaş esnasında “Küçük Asya ve Anadolu Rumluğu Meselesi” “halledilmiştir”. Burada Sosyal Bilimci Hamit Bozarslan’ın oldukça çarpıcı bir cümlesi aklıma geliyor; “bir ülkenin nasıl kurtulduğuna değil nasıl kurulduğuna bakmalıyız”. Yani sözün özü Türklerin kurtuluşu aslında Türk ve Müslüman olmayan (Ermenilerin, Rumların ve diğer) azınlıkların Anadolu’dan kovulmasını getirmiş bu topraklardan Müslümanlık kontenjanına dahil edilen Kürtler ise kovulmayıp inkar ve asimilasyon çemberine alınmışlardır. Bu durum ise Kürt meselesinin doğmasının nedenlerinden biri olmuştur.  

Bağımsızlıkçı bir çizgide ortaya çıkan Kürt hareketi bugün çok parçalı bir hale gelmiş olsa da Kürt Halklarını mobilize eden ana akım hareket ve siyasal partilerin günümüzde uluslararası reel politik  alanda bağımsızlık sloganını araçsallaştırdığını bunu yerine göre yükselttiğini yerine göreyse konfederalizm,  federalizm, bölgesel özerklik, sınırlı özerklik ya da anayasal statüko vb. talepleri ön plana çıkarabildiğini görüyoruz.

Savaş karşıtı bir yerden konuşan biri olarak şiddetin her türlü biçimine karşı durmanın gereğine inanıyorum. Savaşın ve şiddetin matah bir şeymiş gibi en çok sahada savaşın ve şiddetin getirdiği yıkıma en uzak kimselerce yüceltildiğini de bizzat gözlemledim. 

Yine devletlere ilkesel olarak karşı olan biri olarak hiçbir halka “uluslaşın ve kendinize bir devlet kurun böylece kurtulursunuz” diyecek kadar boş bir cümle kuracak durumda değilim. Ne herhangi bir devletin kurulması beni sevindirir ne de yıkılması beni üzer. İnsanların devlete ve dine aidiyet hissetmesinin değil tersine hissetmemesinin bireyi sahici olarak özgürleştirdiğine inanırım. Ancak bilirim ki, benim kişisel düşüncelerimin hayatta çok da bir önemi yoktur. Gazze’de İsrail’in bombaları altında evi, okulu, hastanesi başına çöken çocuklarıyla birlikte hayatta kalmaya çalışan Filistinli bir aileye “kaçın kendinizi kurtarın sürgünde de olsa hayat ölümden iyidir” demekten başka bir şey elimden gelmez. Ancak biliyorum ki geçmişten bugüne olanlar olması gerekenler olmayabilirdi. Filistin’de bir zamanlar genç kuşakların bilmediği “intifada” diye sivil bir direniş vardı. O zamanlar tüm Dünya Filistin’i konuşurdu. Hayat başka türlü de gelişebilirdi. Zira bizim seçimlerimiz var olan seçenekler arasında en akılcı olanla sınırlıdır, uzun vadede ise seçenekler aslında bizim vizyonumuza bağlı olarak sadece o an var olanlarla sınırlı değildir.

İşte Murray Bookchin sistemin içinde öğütülemeyecek bir mücadele tarzının ve bunun öncelikleri üstüne düşünmeye kendini adamıştı. Meksika’da Zapatistalar M. Bookchin’in yıllarca tasarladığı şeyi büyük ölçüde hayata geçirmeyi başardılar . 11 Gün süren silahlı mücadeleyi militarize olmadan bırakmayı da becerdiler. Yakındoğu ve Mezopotamya’nın kadim halkı Kürtler yaşadıkları coğrafyada isterlerse devlet kurma hakkına hem ahlaki olarak hem de hukuksal olarak sahiptirler. Bunu beğenirsiniz beğenmezsiniz ama kabul etmek zorundasınız. Ne devlet kurma ne de başka halkları yönetme ayrıcalığı hiçbir halka özel olarak verilmemiştir. Ancak yine savaş karşıtı bir yerden Kürtler’in kendilerine “son elli yıldır savaşıyoruz yüz yıldır ise isyan ediyoruz, geldiğimiz noktada anadilde eğitim ve anayasal statü noktasına kadar mimimize taleplere kaldık hepsi bu muydu?

Burada belirtmek isterim ki, ilkesel olarak ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesini amasız fakatsız savunuyorum, gerekli koşullar oluştuğunda halkların bunu hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar sonuca her durumda saygı duyulmalıdır.

Teorik olarak bir bağımsızlık hedefi ortaya koymak kolaydır, ancak bunu tüm maddi manevi maliyetleri ile hesaplamak daha zordur. Ezen ya da ezilen ulusun olsun her türlü milliyetçilik modern  bir dindir. Milliyetçilik tarihi gerçeklerin çarpıtılması üzerinden ulus devlete giden yolun taşlarını döşemekten başka bir işe yaramaz. Halihazırda kurulu devletlerde ise milliyetçilik artık devletperest ideolojinin taşlarını döşeyen azınlıktaki diğer etnik grupları asimile etmeye zorlayan son tahlilde faşizan bir hâl alır. Bir devletin egemenlik alanındaki halkı bağımsızlık üzerinden yeni bir ulus devlet kurma çağrısı, fiiliyatta sömürgeci devlete doğrudan savaş  ilanı anlamına gelir. Cezayir Fransız sömürgeciliğinden kurtuldu 8 yıl süren savaşta 8 milyon köylü toprağını terk etti ve 250 bin kişi hayatını kaybetti. Cezayir’in bugün neyi nasıl yaşadığını hep birlikte görüyoruz şiddet ve savaş güzellemesi yapan ulusalcıların bakış açısının dışına taşabilirsek belki de öyle olmak zorunda olmayabilirdi diyemez miyiz? Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu gibi. 

“Beşeri özgürlüğün herhangi bir devlet aracılığıyla sağlana­bileceği ve az çok sürdürülebileceği yönündeki nosyon bir oksimorondan başka bir şey değildir. Devlet gibi kanserli bir fenomenin varlığını ve devletçi tedbirlerin kullanılmasını ya da "devlet yönetimini" haklılaştırma yönündeki girişimler -ki bunlar çoğunlukla yanlış bir şekilde "politika" diye adlandırılır, oysa politika polis'in (kentin) kendi kendisini yönetmesi demek­tir, toplumsal yönetimin kökten farklı bir biçimini, yani konfederalizmi dışlar. Gerçekten, yüzyıllar boyunca, içerisinde belediyelerin sorumlu ve geri çağrılabilir temsilciler (bu temsilciler sürekli olarak kamusal gözetim altındadır) tarafından koordine edildiği demokratik konfederalizm biçimleri devletçi biçimlerle yarışmış ve merkezileşmeye, bürokratikleşmeye ve iktidarın elit organlar elinde profesyonelleşmesine meydan okuyan bir alternatif oluşturmuştur. Konfederalizmin federalizmle karıştırılmaması gerektiğini vurgulamama izin verin:  federalizm, ulus-devletlerin, ayrıcalıkları muhafaza eden bir anlaşmalar ağı içerisinde devam etmesinden başka bir şey değildir; bu sistemde politika oluşturmada yurttaşların “olsa bi­le” çok az bir katılımı söz konusudur. Federalizm devletin da­niskasıdır; Birleşik Devletler'in oluşturduğu federal cumhuri­yette, Avrupa Topluluğu'nda ve yenilerde oluşturulan Bağım­sız Devletler Topluluğu'nda olduğu üzere (bunlar, büyük kıta­sal süper-devletlerin, halkın ulus-devletler üzerinde kontrolü adına ne varsa onu da kaldırdığı birliklerdir), zaten merkezi devletlerin daha da merkezileşmesidir. 

Konfederalist alternatif ise geri çağrılabilir temsilcilere sa­hip halk meclislerinin yerel ve bölgesel konfederal konseylerle (bu konseylerin biricik işlevinin farklılıkların ne olduğuna karar vermek ve yönetimsel görevleri katı biçimde uygulamak olduğunu vurgulamam gerekiyor) oluşturdukları bir politika oluşturma ağına dayanacaktır. Ne denli minimal olursa olsun herhangi bir türden devlet formasyonundan istifade ederek böyle bir öngörüde nadiren bulunulabilir. Gerçekten, devletçi ve konfederal perspektifleri "minimal" olanı "maksimal" olandan ayırt ederek bir kelime oyunu içerisinde birbirine ka­rıştırmak, katılımcı demokrasi dolayımında yapılandırılan ye­ni bir politikanın temelini anlamamak demektir.” (3)

Böyle diyordu Murray Bookchin.

Milliyetçilik üstüne düşünmeye devam edelim ve  gerçekçi düşünelim; bir Kürt milliyetçisi olarak kolonyalist devletlere karşı ahlaki bakımdan haklı ve meşru bir konumda olabilirsiniz ancak bağımsız bir devlet için mücadele ettiğiniz sürece bölgede birbiriyle rekabet halinde de olsalar Kürt ulus devletinin yokluğu üstüne kurulmuş dörtlü bir ittifakı karşınıza almak bir yana (bu zaten kaçınılmaz) onların devletçi beka refleksini de hesaba katmak zorundasınız. Açıkçası savaş çok yüksek bir olasılık, savaş olmadan ölüm olmadan bir bağımsız devlet şansı çok düşük olurdu. Yugoslavya deneyi çok uluslu federal bir devletin egemeni olan Sırp Milliyetçiliğinin hegemonyası sarsıldığında bağımsızlık talep eden halklar karşısında bu hegemonyadan vazgeçmenin ne kadar ağır bedelleri olduğunu  acı biçimde gösterdi.

Kürt halkları zaten kolonyal koşullar altında yüzyıldan fazladır ağır bedeller ödedi ödüyor. Eğer samimi bir özgürlükçü iseniz özgürlük için kuracağınız o devlet kurulduğu ilk andan itibaren sizi hedef alarak bütün devletlerin yaptığı şeyleri yapmaktan geri durmayacaktır. Siz o zaman “o devleti yıkıp daha özgürlükçü bir düzen kurmaya çalışırım” deme lüksüne sahip olamazsınız zira tarihte daha önce defalarca olduğu gibi, bütün emekleriniz zaten çöpe gitmiş devrim kendi evlatlarını çoktan yemiş olacaktır. 

Gelelim şiddetin “özgürleştirici muhtevasına”. Aslında Apocu hareket yıllarca Kürt Halkının sahadaki tüm kazanımlarının gerillanın fiili gücü sayesinde olduğunu iddia ederek kendi “Halk Savaşı” stratejisini meşrulaştırmaya çalışmış özellikle de barışçı ya da savaş karşıtı eleştirileri bu biçimde bertaraf etmeye çalışmıştır. Ancak gelinen noktada hem savaşın bir açmaz olduğunun en yetkili ağızdan (kurucu irade Öcalan tarafından) ilanı (bence aynı zamanda itirafı) hem de silahlı mücadeleye başlarken yola çıkılan talepler listesi ile bugünkü talepler listesinin karşılaştırılması halinde 50 yılın ardından onbinlerce ölüme, kısmi bir iç savaşın ağır faturasına rağmen çok daha kısa minimalist düzeyde olmasına bakınca (talepler listesinde Öcalan’ın kişisel politik ajandasından başka geriye bir şey kalmamış gibi görünüyor).  

Bu bakımdan Kürdistan bahsinde “şiddetin özgürleştirici muhtevası” hakkında konuşmak isteyen birisi öncelikle geçmiş hakkında samimi yüzleşme yaşamak zorundadır. Kaldı ki şiddet bu coğrafyada yaygınlığıyla ters orantılı olarak hiçbir zaman doğru anlaşılmış üstünde yeteri kadar düşünülmüş, gündelik hayatlarımızda ilişkilerimizde her yönü ile yüzleşilmiş bir kavram olmamış olamamıştır. Çoğu kez siyasal arenada ihtiyaçlara göre önüne arkasına konan meşrulaştırıcı ya da gayri meşrulaştırıcı eklerle yanlış biçimlerde yeniden üretilmiş, tanımlanmış bir kavramdır.  Şiddet tahakkümle başlayıp sonunda tahakkümle biten bir iktidar aracıdır. Şiddet devletlerin söylediğinin aksine asla meşru/ gayri meşru ayrımı üzerinden tanımlanamaz ve hiçbir şiddet eylemi özgürlük kendisinde içkin olmadığı için özgürleştirici bir işlev taşımaz.  Size şiddetle saldıran birine uyguladığınız direniş yöntemleri ölümcül bile olsa meşru bir öz savunma çerçevesinde kaldığı sürece şiddet olarak nitelenemez. Size silahla saldıranlara tabi ki meşru müdafaa hakkınızı kullanacaksınız hayat o kadar steril değil. Ancak bütün silahlı öz savunma pratikleri geçici olmalıdır, tehlike geçtiğinde kendini feshetmelidir. Bunu yapmadığınız takdirde şiddeti örgütlemiş olursunuz ki bu tahakkümün yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Tahakküm, şiddet ve özgürlük bizim kendi öznel niyetlerimizle onlara yaptığımız atıflardan bağımsız olarak kendi eylemimiz ve durduğumuz yer üzerinden kendilerini var ederler. Kaldı ki, devletin özü şiddettir, devlet denen kurum şiddet kullanma tekeline sahip ve bu konuda meşruiyetini yasalardan ve toplumun fiili, kısmi ya da zımni rızasından alan bir kurumdur. Devletin içinden şiddeti çıkarırsanız geriye bir şey kalmaz. 

Oysa M. Bookchin hayatı  tahakküm karşısında bir bütün olarak ele almayı siyasal iktidarından vazgeçmiş bireylerin kamusal alanı tümüyle devlete bırakmalarına bir itiraz oluşturmaya çalışıyor. Siyasal iktidarın değil ekolojik bir toplumsal iktidarın peşine düşmeyi öneriyor. Bizlerin 1980 öncesi Fatsa’da Fikri Sönmez’in son yıllarda Ovacıkta komünist başkan Maçoğlu’nun yaptıkları üstüne biraz daha düşünmemiz bunları daha ekolojik, özgürlükçü  ve doğrudan demokratik süreçlere dönüştürmenin imkanlarını sorgulamamız gerekiyor.

Sonsöz

Modern bir din olarak milliyetçilikler bir ulus devlet yoksa onu oluşturmak için, eğer bu ulus devlet zaten varsa var olan o devletin bekasını sağlamak için, toplumu buna uygun olarak ideolojik çıkarımlar üzerinden mobilize etme amacını güderler. Bu bakımdan milliyetçilik iktidarda olsa da olmasa da özünde devletperest bir ideolojidir. Milliyetçiliği ezilen ulus milliyetçiliği ya da post milliyetçilik biçiminde tanımlamanız onun özünü değiştirmez sadece sizin yaptığınız bir atıf olarak kalır. Kaldık ki bütün milliyetçilikler bir ortak vatan mitine sahiptiler ve bunun toplumun tüm bireyleri tarafından paylaşıldığı ön kabulüne dayandırırlar. Yine milliyetçilikler tarihteki kendi halklarına karşı yapılmış haksızlıkları düzeltmeyi vaat ederler. Yahudi Milliyetçiliği Siyonizm Yahudilerin vaat edilmiş topraklara dönmesi  düşüncesi üzerine kuruldu ve Dünyadaki zulüm gören tüm Yahudilere meşru bir vatan vaat etti. Ermenilerin yaşadığı soykırımı göz ardı etmeden Ermeni Milliyetçiliğinin anlatısına antik ermeni yurdu olarak giren Dağlık Karabağ’ın (Artsah) yüzyıllarca hem Ermenilere, hem Türklere, hem Azerilere, hem İranlılara, hem de Kürtlere yurt olması sonucunda ortaya çıkan etnik sorunlar herhangi bir milliyetçiliğin anlatısı ya da külliyatı üstünden okunacak gibi kolay değildir. Kürtlere gelince onlar günümüzde yaygın bir coğrafyada ve diasporada yaşıyorlar. Türkiye’de ve İran’da yaşayan Kürtlerin Irak ve Suriye’de yaşayanlara göre daha fazla asimilasyona maruz kaldığını düşünüyorum. Bu bakımdan Kürtlere tarihsel olarak yapılan haksızlıkların giderilmesinin tek bir bağımsızlık formülü ile çözülmesinin, günümüzde üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir Kürdistan Misaki Millisi olduğunu da düşünmüyorum.  Söz gelimi, kolonyalizmin yüzyıldan fazla uyguladığı demografik mühendislik politikalarını telafi amaçlı planlanacak tersine demografik mühendisliği meşru kılar mı ya da Kürtler arasında geniş destek bulması  sanıldığı kadar kolay mıdır? Emin değilim. Bunlar hep yeni sınırlar çekilmeden önce sorulması gereken sorulardır. Sonuçta halkların yaşadıkları yerleri şu ya da bu nedenle değiştirmek zorunda kalması her durumda dramatik bir süreçtir. Günümüzde tarihte yapılmış olan etnik temizliklerin, nüfus mübadelesi ve demografik yer değiştirmeler yoluyla telafi edilmesi yoluyla neredeyse imkansızdır. Bu tür hareketler ancak geçmişteki kırımlarla yüzleşerek bir daha yapılmasının engellenmesi bağlamında anlamlıdır. Örnek olarak Filistin coğrafyasında kolonyal ulus ve soykırımcı bir devletin suç ortağı olarak oturuyor olmak Yahudilerin bugün o topraklardan kovulması gerektiğini savunmak anlamına gelmez.  Hayat ak kara basitliğinde değildir. Bu bakımdan bütün ulusal sorunların sorunun tarafı olan halklar arasında bir savaşa yol açmadan meşruiyet ve şiddet içermeyen eylemler  ağırlıklı olarak da sivil itaatsizlik eylemleriyle örgütlenerek çözülmesi taraftarıyım. Ahlaki üstünlük her zaman karşı taraftan da dostlar edinmenizi sağlar. 

Anti kolonyal mücadele milliyetçilikleri güçlendirerek değil tersine zayıflatarak kazanılabilir. Çünkü savaşın ve şiddet ikliminin olduğu bir yerde halklar birbirini dinlemez hamaset ve faşizan kitle mobilizasyonu daha rağbet görür. “Eğer PKK bundan 50 yıl önce silahlı mücadeleyi yöntem olarak seçmiş olmasaydı bu mesele bu kadar gündeme gelir miydi?” Evet yine gelirdi, çünkü sorun kolonyalizm ve bir halkın varlığının kimliğinin inkarı sorunudur. Bugün elli yıllık yarı iç savaş tarihine baktığımız Türk tarafında toplumun devlet tarafından “bölücü teröre karşı”, militarize edilmesini, ana akım medyanın daha Erdoğan iktidarda değilken bile bu savaş sayesinde militarist ayrımcı dile uygun bir halde dizayn edildiğini, Türk tarafında “hiç boş kalmayan kabarık bir şehitler tepesinin” oluşturduğu ideolojik argümanlar üzerinden toplumsal barış, evrensel demokrasi, insan hakları vb. çatlak seslerin toplum karşısında  marjinalize edildiğini görüyoruz.  Kürt tarafında ise neredeyse her aileye ucu bir biçimde değen ölümleri, “şehitler ve gerilla kültleri” veya “bedel ödeyenler” hamaseti üzerinden ideolojik argümanlara dönüştürerek çatlak seslere karşı bir tahammülsüzlük iklimi yaratma aracılığıyla Kürt halkı ve aydınları arasında açık tartışmayı neredeyse imkansız kılmıştır. Bu açık tartışamama geleneği sayesinde savaştığı devletin elinde esir durumdaki Kült lider Öcalan’ın bir halkın bütün iradesini kendi elinde toplama ve bunu örgütü üzerinden kendi halkına dayatma cüretini göstermesine yol açmıştır.

Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse 50 yıllık düşük profilli iç savaş pratiği Kürtler’de Kürtlük bilincini geliştirmiş olduğu iddia ediliyor. Belki de öyledir ama ne pahasına? Birincisi o bilinç sadece yürütülmekte olan savaşın insan kaynağını güvence altına alabilmek ve bu sayede savaşı sürüdürülebilir kılmak amacına yönelik olarak kontrollü olarak kişi kültü ile birlikte topluma verildi. İkincisi savaşın devam ediyor olması ve insani kayıplar ne Kürtler arasında ne de Kürtlerle Türkler arasında oluşabilecek demokratik bir tartışma kültürünün yeşermesine izin verdi. Diyalog imkansızlaşınca her mahalle kendi içine kapandı. Bir tarafta Kürt “gerilla şehitlerinin” yakınları diğer tarafta Türk “asker şehitlerinin” aileleri üzerinden toplumlar ağır negatif ajitasyon altında polarizasyon kasten körüklendi. Bu mekanizma üzerinden Erdoğan öncesinde askeri vesayet, Erdoğan sonrasında ise tek adam vesayeti tahkim edilerek toplum sıkıyönetimler, Ohal’ler vb. uygulamalara alan açılarak militarize edildi. Bu bahanelerle yıllarca hapishaneler Kürt gençleri, aydınları, politikacıları ve kürt olmasa da onlara destek veren Türk aydınları ile doldu taştı.  An itibarıyla hapishaneler on binlerce siyasi rehine ile dolu durumda.            

Son söz olarak şunun altını çizmek isterim;  sömürge halklarının sorunu bağımsız bir devlete sahip olamamasında değil bizzat sömürgeciliğin kendisindedir. Çünkü sömürgecilik üstenci bakışla halkları dizayn etmeye çalışır onların diline, kültürüne, tarihine, toprağına, çevresine, geleneklerine saygı duymaz. Bunu biliyoruz peki yeni kurulacak devlet ya da devletler ne kadar kapsayıcı olacak. Yeni kurulacak devlet ya da devletler kendi coğrafyalarında azınlık ve  öteki üretmeyecekler mi? Kim bunların garantisini veriyor? İlkesel olarak bakınca öteki üretmeyen devletlerin ancak devlet olamayacak kadar demokratik ve bölgesel olmaları gerekirdi. Oysa böyle bir şey isteniyor mu? Devletler kurulduktan sonra kendi mekaniklerine uygun hareket ederler (beka mekaniği) ve uygulamaları onları kuranların isteklerinden bağımsızlaşır.

Bu durumu Rudolf Rocker şöyle ifade etmiştir; "'Menger haklı olarak şöyle der: Devletlerin devlet sıfatıyla bir amacı yoktur; sadece yöneticilerinin amaçları vardır.' Ama bir avuç insanın iradesinin herkesin iradesi haline gelebilmesi için- çünkü ancak bu yolla tam olarak başarılabilir- millet fikrini dinsel bilincine demirleyip bir iman konusu haline getirmek üzere düşünsel ve ahlâki talim terbiyenin her biçimi kullanılmalıdır. Fakat bir dinin hakiki gücü, papazlarının,kendi bağnazlarının diğer tüm dini cemaatlerden kesin çizgilerle ayırmasında yatar.Şeytan’ın şerri olmadan Tanrı’nın kadri bilinmez. Milli devletler siyasi kilise örgütlenmeleridir;sözde milli bilinç insana doğuştan gelmez, eğitimle kazandırılır. Bu dinsel bir telakkidir, kişi nasıl Katolik, Protestan ya da Musevi oluyorsa, aynı şekilde Alman, Fransız veya İtalyandır.” (4)

 Kürtleri Türkiye’de sömürge halkı yapan onların anadilinin inkarı ve etnik asıllı bir Türklük sözleşmesi ile asimile edilmek istemeleridir. İran, Irak ve Suriye’de ise durum bazı açılardan benzer olmakla birlikte bazı açılardan oldukça özgün özellikler içerir. Bu durumlar düzeltilebilirse hem Türk, Fars, Arap Milliyetçiliği ile Kürt Milliyetçiliği üzerinden halkların birbirini ötekileştirmesine gerek kalmayacaktır, hem de etnik devletlerin temel yasası yeniden yazılmış Kürtler ile Türkler, Farslar, Araplar arasında yeniden bir sözleşme imzalanmış olacaktır. İran’da  Fars milliyetçiliğini, Irak ve Suriye’de Arap Milliyetçiliğini hesaba katmayan bir anti kolonyal mücadele ayakları üzerine oturmamış sayılır. Türkiyeli Kürtlerin Türkiyelileşmesi değil ama Türkiyeli Türklerin Kürdistanileşmesi, yine İranlı Farsların, Iraklı ve Suriyeli Arapların da Kürdistanileşmesi halkların karşılıklı polarize edilmesini engelleyebilir, onların militarizmin çıkmaz sokağında hapis kalmalarının önünü kapatabilir. Bu minimal hedef bazılarını kesmese de savaşmadan öldürmeden yapılabilecek makul bir yoldur hem de diğerinden sonuçları itibarıyla misliyle çok daha  özgürleştiricidir. Tarihteki örneklere baktığımızda birbirleriyle savaşarak ayrı devletler kuran ülkelerin demokratikleşmek yerine otoriterleştiğini görmekteyiz. Tarih birbiriyle savaşmadan ayrılmayı ya da ayrılmadan demokratikleşerek yan yana yaşamayı becerebilen örneklerle doludur.

Hepsi bu.

Notlar

(1) Özgürlüğün Ekolojisi ve Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, Murray Bookchin,  SümerYayıncılık. 

(2) Gustav Landauer’in Komüniter Anarşizmi – Larry Gambone, İtaatsiz.

3) Geleceğin Devrimi, Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi, Murray Bookchin, *dipnot yayınları.

4) Milliyetçilik ve Kültür, Rudolph Rocker, Kaos Yayınları.