Türkiye’de ve Ortadoğu’da bir şeyler olurken…
Öcalan ve Apocu hareket tarafından dile getirilen beklentiler bile artık dile getirilemez olmuştur. Bu satırlar yazılırken TBMM komisyonu süreç ile ilgili tavsiye niteliğindeki raporunu yayınladı. İçindeki boş lafızları es geçerek bence en önemli kısmı sürecin ne olduğunu çok iyi anlatmakta. Buna göre: “Komisyon çalışmaları, dışarıdan ithal edilmiş bir yöntemle, yabancı bir “göz”ün hakemliğinde ya da dış denetçilerin yönlendirmesiyle değil tamamen özgün ve millî bir perspektifle icra edilmiştir.” Yani “kendimiz çalıyoruz kendimiz oynuyoruz herkes bunu böyle bilsin” diyorlar.
Geçtiğimiz yıl kendi kişisel bloğumda Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta açıklanan mektubu üzerine özellikle de Kürt aydınları arasında ve PKK networkünde alevlenen (Türkiyelileşme ve Bağımsız Kürt devleti) tartışmaları üzerine kendi duruşumu daha ayrıntılı fikri bir temele oturtma ihtiyacı hissetmiştim. Bunu da dünyadaki kolonyalizm pratiklerini ve kolonyalizm karşıtı hareketleri inceleyerek tartışmalara buralardan katkı sunmaya çalışmıştım. Aradan geçen yaklaşık bir yılın ardından Suriye’de önemli gelişmeler oldu ve 12 yıllık Rojava pratiği en iyimser tabirle mevzi kaybederek fiilen de en azından isim olarak tarihe karıştı. Suriye’de Kürtlerin statükosu ABD’de ve Avrupa içindeki “Kürt dostlarının” ve diaspora Kürtlerinin de ne kadar harekete geçirilebildiğine bağlı olacak gibi görünüyor. Suriye’de ilk raundu Kazanan Türkiye ve onun partneri gibi çalışan Tom Barrack gibiler müesses nizamın dengelerini yeterince gözetmedikleri için sürecin devamında masadan dışlanmışlar gibi.
Şam hükümetinin ABD, İngiltere,Türkiye, vb. devletlerin desteği ile (A. Öcalan da buna dahil) SDG’ye dayattığı entegrasyon baskısı Rojava’nın sürecinin sona ermesine neden oldu. Böylece Suriye Kürtlerinin 12 yıllık fiili özerklik pratiği de sona ermiş oldu.
Bu sonuç her ne kadar Suriye Kürtleri’nin şimdilik bir etnik temizlik ile karşı karşıya kalmasına neden olmamış olsa da gerek tüm Kürdistani çevrelerde gerekse de Kürt diasporasında büyük bir düş kırıklığı gözlenmekte. Bu düş kırıklığı Türkiye’de devam etmekte olan içi boş “Terörsüz Türkiye Süreci” yüzünden A. Öcalan’a ve DEM Partiye duyulan güvensizlik giderek homurdanmaya ve açık tepkiye dönüşmeye başladı.
Bu duygusal kırılma Kürt aydınları arasında yeni bir muhasebe ihtiyacını tetiklemiş görünüyor. Bu bağlamda başlayan Kürt Milliyetçiliği ve Devletleşme tartışmalarına farklı bir pencereden bakarak katkıda bulunmak amacıyla bir yıl önce kendi bloğumda yayınladığım biraz da uzun olması nedeniyle gözlerden uzak kalan ve halen de güncelliğini koruduğunu düşündüğüm bu yazıyı güncel gelişmelere göre elden geçirerek ve eklemeler yaparak bu platformda iki bölüm halinde yayınlamanın yararlı olacağını düşünüyorum.
Süreç denen bu şeyle ilgili olarak baktım toplam dokuz yazı daha kaleme almışım. Bunlardan üçüncüsü Öcalan’ın 27 Şubat 2025’de açıklanan mektubu üzerine idi. Ancak hem bu sürecin sanıldığı gibi Bahçeli’nin meclis açılış konuşmasıyla başlamadığı, yaklaşık iki yıldır kapalı kapılar arkasında sürdürüldüğüne dair gelen duyumlar zaten vardı. Aynı zamanda bu süreçten bağımsız olarak Kürt aydınları arasında sürdürülen ezilen ulus milliyetçiliği, bağımsızlık, özerklik, federalizm, Türkiyelileşme vb. tartışmalardan ilham alarak bu kavramları kendi durduğum yerden ele alma ihtiyacı hissettim. Bu yazıyı uzun süre adı konulmayan ancak bir görüşe göre “Türk-Kürt İttifakı‘nın inşası süreci olarak sunulan bu süreci daha iyi okuyabilmek için somut bir altyapı oluşturma çalışması olarak da kabul edebilirsiniz”. Ancak Rojava sürecinin sonlanması ile birlikte Öcalan ve Apocu hareketin Kürtlerin gözünde prestij kaybetmesi üzerine Bağımsız bir Kürdistan Devleti tartışmaları yeniden yoğunluk kazandı. Bu tartışmalar arasında ezilen ulusun ilerici milliyetçiliği ve post milliyetçilik vb. kavramlar da telaffuz edilir oldu. Bu nedenlerle konuyu dar kapsamlı polemiklere dahil olmadan daha geniş bir perspektifle Kürdistan dışındaki diğer deneyimlere de bakarak daha geniş bir perspektif ile ele almak bir zorunluluk oldu.
Yaklaşık bir buçuk yıldır Türkiye’de Suriye’deki rejim değişikliği sonucunda “adı uzun aradan sonra devlet tarafından Terörsüz Türkiye olarak konan Apocu hareketin ise ısrarla Çözüm Süreci diyerek nitelediği garip bir süreci” tartışıyoruz. Sürecin adının en baştan konmamış olması bile bir şeyi çözmeye dair bir niyet içermediğini göstermeye yeterdi hele ki buna ad olarak Terörsüz Türkiye demeleri olaya hangi açıdan baktıklarını açıklamaya yeter diye düşünüyorum. Bilindiği gibi bu ülkede T.C. nin kurulmasından bu yana devleti kuran iradenin Türk tanımının kapsamını etnik kökeni ve ana dili Türkçe olmayanlara kapatmış olmasından kaynaklanan yüz yıllık yapısal bir Kürt sorunu var (Osmanlının diğer önemli nüfusu Ermeniler ve Rumlar sorunu cumhuriyet öncesi ve kuruluş esnasında “çözüldüğü” için) ve sorunun neredeyse son elli yılı silahlı mücadele ile geçti. Geçtiğimiz elli yılda hem T.C.’nin koruyucu çekirdeğini oluşturan askerler kendi koruyucu ve kollayıcı iktidarlarını bu “Ayrılıkçı silahlı mücadele” üzerinden konsolide ettiler hem de kendini “Kürt Özgürlük Savaşçısı” olarak niteleyen otoriter PKK gelişen Kürt Ulusal Hareketi üzerindeki kendi vesayetini konsolide etti. Yarım asırlık savaş her iki tarafta da “şehitler ve mezarlıklar mahallesi” doğmasına vesile oldu, bu süreçte asker/sivil her iki taraftan 50.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği kabul ediliyor. T.C. ‘nin kurucu kültü ATA’sı Mustafa Kemal’i örnek alan Abdullah Öcalan Kürtlerin kurucu kültü APO’su oldu. 1970’li yıllarda dört parça Kürdistan’ı özgürleştirerek birleştirmek için yola çıkan Türkiyeli Kürt hareketi geçen elli yılda Türkiye dışında, Suriye, İran ve kısmen de Irak’ta konuşlanarak hem Kürt halklarının nezdinde hem de uluslararası ölçekte önemli bir aktör haline geldi. Herkesin bildiği bu gerçekleri tekrarlamak nereden nereye geldiğimize dair bir tablo çizmek istememden kaynaklanıyor. Bunları hatırladıktan sonra bugün konuşulan, ortak bir ad bile konamayan süreçte Öcalan’ın, PKK’nın, DEM Parti’nin ve nihayetinde Kürt hareketinin pozisyonuna bakabiliriz. Bugün konuşulan şeyler başta “silahların kayıtsız şartsız bırakılması”, Öcalan’ın umut hakkı ve ev hapsine çıkması, hapisteki tutukluların genel afla salınması, ardından olası bir erken genel seçimde Erdoğan’ın bir kez daha aday olmasına yeşil ışık yakılması veya veliaht Bilal Erdoğan’a destek verilmesi, en son olarak da Kürtlere T.C. de kurucu ortak olarak statü verilmesi (bu kısmı devlet çevrelerinin hiçbir biçimde telaffuz etmediğinin altını çizeyim). Bu gün Şubat 2026 itibarıyla bir yıl önce belirtmiş olduğumuz öngörülerin ne kadar haklı olduğu bir yana Suriye’de istenilen sonuca ulaşılınca sürecin başlangıcında özellikle Öcalan ve Apocu hareket tarafından dile getirilen beklentiler bile artık dile getirilemez olmuştur. Bu satırlar yazılırken TBMM komisyonu süreç ile ilgili tavsiye niteliğindeki raporunu yayınladı. İçindeki boş lafızları es geçerek bence en önemli kısmı sürecin ne olduğunu çok iyi anlatmakta.
Buna göre: “Komisyon çalışmaları, dışarıdan ithal edilmiş bir yöntemle, yabancı bir “göz”ün hakemliğinde ya da dış denetçilerin yönlendirmesiyle değil tamamen özgün ve millî bir perspektifle icra edilmiştir.” Yani “kendimiz çalıyoruz kendimiz oynuyoruz herkes bunu böyle bilsin” diyorlar.
Gelinen noktada sürecin taşıyıcısı gibi görünen adına övgüler düzülen Devlet Bahçeli’nin oldukça mevzi kaybettiği. Erdoğan’ın CHP’nin önüne geçen toplumsal muhalefetin kabarışının artık iyice sönümlendiğini, iktidarın babadan oğula geçmesi için gerekli taşların teker teker döşendiğini mevcut rejimin kendini iyice tahkim ettiğini, devlet iktidarının seçimlerle değişmesi için umutların giderek tükendiğini görmekteyiz.
(Birinci Bölümün sonu, devam edecek)…
Not: Meraklısı için uzun incelemenin tamamı aşağıdaki linkte:
https://ozgurlukvedusunce.wordpress.com/2026/02/21/guncelin-isiginda-kolonyalizm-ve-milliyetcilik/