Anarşi bunun tam neresinde?
Ama bir de doğru kullanımı var. Çünkü anarşizm ve permakültür arasında gerçekten bir bağlantı var. Boşuna yazmıyoruz buraya di mi? Holmgren permakültür için, "teoride olmasa da uygulamada ve stratejide anarşisttir," diyor. Bunun birinci sebebi otonomi arayışı. İkincisi de hiyerarşi ve mülkiyet karşıtı olması.
Permakültür ortamlarında anarşi kelimesi sıkça geçiyor. Bunun abuk sabuk kullanımına zaten alıştık. Anarko-Kemalistim diyen de var, anarşist banker var. Avrupa'da bir takım gerizekalılar anarko-faşizmin teorisini bile yazmıştır, eminim. "Permatürk" diye bir şey çıktığına göre, "anarkotürk" de yakındır. Projeyi Polatlı belediyesinin üstleneceğini düşünüyorum.
Doğal tarım ve permakültür, konvansiyonel tarımdan biraz daha dağınık, biraz kaotik göründüğü için; sistemin içindeki bütün fonksiyon ve bağlantılar tek tek belirlenip tanımlanmadığı için; her dağınıklık görülen yere "anarşi" yapıştırıldığı gibi buraya da yapıştırılıyor.
Ama bir de doğru kullanımı var. Çünkü anarşizm ve permakültür arasında gerçekten bir bağlantı var. Boşuna yazmıyoruz buraya di mi? Holmgren permakültür için, "teoride olmasa da uygulamada ve stratejide anarşisttir," diyor. Bunun birinci sebebi otonomi arayışı. İkincisi de hiyerarşi ve mülkiyet karşıtı olması.
Permakültür projesi kendine yeterlilik arıyor. Çemberi tamamen kapatıp ayakkabını da kendi tabakladığın deriden yapmak çok gerçekçi değil. Ama ilk başta tarımsal olarak bir kendine yeterlilik fikriyle başlıyoruz. Çünkü şu anda endüstriyel tarımın geldiği noktada çiftçi, fabrika işçisine benziyor. Her köyün gıda üretimi 1-2 ürüne indirgenmiş durumda. Önceden bağını, bahçesini, hayvanını ve tahılını üreten köy şu anda bunların olduğu coğrafyaya göre maksimum veren çeşidini üretip diğer her şeyini dışarıdan alıyor. Önceden çeşit çeşit meyve toplayan, hayvanını, yemini ve tahılını kendi üreten köy şu anda sadece tek bir meyve üretiyor ve hayvanlarının yemini de dışarıdan alıyor. Çünkü arpa, buğday başka bir coğrafyada çok az bir kâr payı farkıyla da olsa daha verimli yetişiyor. Orada yetiştirilip paketlenip gelmesi de köyün kendi yetiştirmesinden çok az daha ucuza geliyor. Köylü tahılı bırakıyor. Kiraz, şeftali, cevizi de bırakıp, ağaçları kökleyip sadece elmaya dönüyor. Diğer her şeyini de dışarıdan satın alıyor. Bütün hayatı da, sattığı elma ve sütün, aldığı buğday ve arpanın fiyatının piyasadaki kaprislerine endeksleniyor. Tüccar ve devletin elinde istediği gibi oynatabileceği piyona dönüşüyor.
Hal buyken küçük ölçekte çok çeşitli üretim yapmayı ideal olarak belirleyen bir düşünce, para piyasalarının bayağı dışına çıkıyor. Evet ayakkabısını, arabasının benzinini dışarıdan alıyor, öyle fanatik bir kapanmadan bahsetmiyoruz. (O da neden olmasın ki? Ama bunu sonra konuşalım) Ama yine de böyle bir çiftlik oluşturulabilirse; petrol ve emlak fiyatlarında krizler olsa, bankalar batsa, borsa çökse, çiftlik kapısını çeker, ekmeğini pişirir, sobasında odununu yakar ve fırtına geçene kadar aylarca, gerekirse yıllarca hayatına devam eder. Bu şekilde gıda üreten bir projenin piyasaların dayatmalarına "hayır" deme lüksü var. Bu birincisi.
Öncelikle, proje içindeki her şeyin insana olan faydasına göre sıralanmadığı, kendi içsel değeri olduğu fikrini temel alıyoruz. Bu aslında kendiliğinden oluşmuş bütün sistemlerde canlı, cansız her bileşenin insanın görüp ölçebileceğinden çok daha fazla bağlantı ve fonksiyonu olduğu fikrinden ortaya çıkıyor. Tarladan taşları toplamanın bile öngöremeyeceğin sonuçları olabileceğinden, o yüzden her hareketini dikkatle ve sonuçlarını an an gözleyerek yapman gerek. Çünkü bu bağlantıları bozarsan, bilmediğin dengeleri de bozabilirsin. Doğayı kafandaki tasarıya göre şekillendirmek için hunharca giriştiğinde, kendine sağlayacağın faydadan çok, başına iş alabilirsin. O yüzden kurdu-kuşu ve dağı-taşı dinlemen gerek. Düşünce bambaşka bir yerden, mühendis kafasından çıkıyor ama dönüp dolaşıp türcülük karşıtlığına varıyor.
Doğanın sahibi/efendisi değil de parçası olduğumuz fikri de zaten mülkiyet kavramını dağıtıyor. Bir kara parçasının tapusu elimizdeyse ve orada permakültür ilkeleriyle bir proje yapmaya kalkışırsak, onun üzerinde olan haklarımızdan çok, ona karşı sorumluluklarımız öne çıkıyor. Bu sorumluluklar; o kara parçasının üzerinde yaşayan kuşun, böceğin ve bakterinin soyunu kırmadan oradan insana yiyecek bir şey çıkartabilmek, insanın da bir parçası olduğu bir ekosistem oluşturmak. E tabii bir de hiç değişmeyen; vahşice etrafını saran endüstriyel tarım, kâr odaklı ormancılık ve madencilik faaliyetlerine karşı orayı savunmak. Çekilecek gibi dert değil.
Yani sonuç olarak, düşünceyi biraz ilerletince, yolun sonu anarşiye çıkıyor. (Tabii bize sorsan her yolun sonunu bir şekilde anarşiye çıkarıyoruz, ama bu hakkaten kendi kendine geldi gibi oldu di mi?) Ama permakültürüdür, doğal tarımıdır, bu kitaplar tabii ki bu bakış açısından yazılmadı. Ortaya koydukları düşüncenin hiçbir devrimden altta kalır yanı olmasa da bu adamların hiçbiri anarşist ya da devrimci değiller.
Holmgren, bir kitabının başında nasıl yerel kaynaklar kullanıldığını övünerek anlatıyor. Kağıdından, matbaasına her şey Avustralya'da, hatta ülkenin belli bir bölgesinde hallolmuş. Sonra da şöyle bir paragraf ekliyor:
"Kitabın yazımı sürecinde yazar kendi çiftliğinin üretimi, permakültür kursları, turları ve danışmanlığıyla geçinmiştir. Herhangi bir burs, fon, devlet ve şirketlere yapılan işlerden bir gelir sağlanmamıştır."
Bunları övünerek kitabın en başına yazmasından doğrusunun bu olduğunu, Devletten, şirketten, fonlardan kaçınılması gerektiğini düşündüğünü anlıyorum. Aferim.
Fakat permakültür, şirketin kendisi olmuş! Enstitü, akreditasyon, fiyatı yüksekten yüksekten belirlenmiş kurslar, kitap telifleri, sertifikalar... Sözü geçen kursların, seminerlerin bir çoğu da üniversitelerde. Yani şirket ve devlete yapılan işler yok diyorsa bu arkadaş şirketin, devletin ne olduğunu tam anlamamış.
Üstelik bundan geçinebilmesinin en temel sebebi, ilk permakültür kitabında adının olması. Bu küçük alemde basbayağı ünlüsün. Permakültür dersi veriyorum diyen herhangi birinden çok daha önce tercih edileceksin ve daha çok talep göreceksin. Hal buyken sürdürülebilirlik iddia etmek, dünya ekonomisinden de yeterince haberi olmadığı şüphesini uyandırıyor. Projesinin sübvanse edilmediğini söylemeye çalışıyor ama küresel ekonomide ünlü olmak en istenecek avantajdır. İmkanları ve geliri katlanarak çoğaltır. Hem aynı iş için alacağın para daha fazla olur, hem de takvimine, keyfine göre iş seçebilme imkanın olur. İsimsiz birinin kitap bastırmak için ne engeller atlaması gerektiğini biliyoruz. Holmgren'in yazdığı herhangi bir kitabı bastırmak için yayıncıya bir selam yollaması yeterli, isterse şiir kitabı olsun. Bu, kitabın yayına hazırlanması için gereken emeği çeyreğine indiriyor.
Şimdi bu koşullarda, permakültür ünlüsü olmayan birisi hem çiftliğiyle uğraşıp hem kitabını yazıp yayınlatabilir mi? Herkes için geçerli olamayacak bir modele sürdürülebilir diyebilir miyiz?
Aslında bir devrim öneriyorlar ama devrimci değiller. Devrimin, direnişin ne olduğunu bilmiyorlar. Kök salmış bir sisteme karşı direniş modelleri geliştirmenin, insanlarla böyle amaçlar etrafında biraraya gelmenin, örgütlenmenin neler içerdiğini hiç düşünmemişler.(İnatlaşmalar, kavgalar, küsmeler, bölünmeler, dağılmalar...) Oturmuş bir tahakküm sisteminin en ufak değişime nasıl vahşice direneceğini, ne acımasız yöntemlerle karşılık vereceğini hiç tecrübe etmemişler. Uzun lafın kısası; hiç dayak yememişler.
Sonuç olarak; mühendis kafalı adamlarda anarşist/direnişçi bakış açısının eksikliği sürekli yüzeye çıkıyor. O yüzden bu düşünceleri sadece sistem mühendisliği/tasarımcılık değil de, toplumsal tarafından inceleyip eylem ve örgütlenme biçimleri belirlemek gerek. Çünkü bundan yoksun girişimler, orta sınıfın hobileri olarak sönüp gidiyor. Bunu yapmaya da bu mecradan yarım aklımla ben kalkışıyorum. Tam akılla yapılacak iş değil.
Holmgren'in bahsettiğim kitabı: Permakültür, Sürdürülebilirliğin Ötesinde İlkeler ve Yollar. Arada iki tane parlak fikir çıkacak diye çile doldurur gibi okudum, kimseye önermiyorum.