Kaygılarım estetik

Temiz tatlı su bitecekmiş, bitsin. Arıtacağız. Olmadı güneş enerjili imbiklerle damıtacağız! Kaynak suyu değil de damıtma suyu içmekten çıkan yoksunluklar, sağlık problemleri mi baş gösterecek? Tuzu iyotladığımız, buğdayı fortifiye ettiğimiz gibi içme suyuna da gereken mineralleri laboratuar şartlarında katacağız.

Kaygılarım estetik

Çevrecilerin söylemlerinde kapitalist, endüstriyalist sistemimizin çöküşünün matematik kaçınılmazlığı tekrarlanıp duruyor. Sınırlı bir dünyada, sınırlı kaynaklarla, sürekli büyümeyi idealize eden bir ekonomik model eninde sonunda patlayacaktır. Güzel, patlasın.

Permakültürcüler de sürekli olarak, petrol azaldıkça, yoğun enerji tüketimli bu çağdan, düşük enerji girişli bir döneme geçmek zorunda olduğumuzu, bu önerilen yöntemlerin de bu enerji düşüşüne uyum sağlamak için gerekli olduğunu tekrar ederler. İşin matematiği şöyle: Şu anda yaygın olan tarım biçimimizde ürettiğimiz bitkinin gıda olarak kalorisinden daha fazla enerjiyi petrol olarak harcıyoruz. Üç kalorilik yiyecek için beş kalori petrol yakıyoruz. Hep eksideyiz, hep zarardayız. Petrol de sonlu bir kaynak olduğu için, bu yöntem eninde sonunda bitmek zorunda.

Direnişi bir matematik denklemine indirgemek istemeyi anlıyorum. Matematik tartışılmaz kabul ediliyor çünkü. Tartışma bir denkleme indirgenebilirse, doğru sonucu bulan haklıdır. Tüccar mıyız biz? Üstelik ya bu teknokratlar bir takım teknolojik gelişmelerle denklemi doğru sonuca vardırmayı başarırlarsa? O zaman eyvallah mı diyeceğiz? Ben her türlü mühendisliği, sosyoloji/psikolojiyi, kimyayı, fiziği reddetmişim, matematiği mi kabul edeceğim? Masayı dağıtacağım.

Öncelikle, bu hesapları benim de çoğu zaman argüman olarak kullandığımı söyleyeyim. Ama ben bunlara sadece demagoji malzemesi olarak bakıyorum. Mutlak doğruluk ve haklılık iddia etme yetkisini matematiğe asla vermiyorum. "Hesap tutmuyor, öyleyse bu sistemi değiştirelim," üzerine duruşumu şekillendirmiyorum. Hesap kitapla yeni bir düzen tasarlamak istemiyorum. Çünkü benim için değerli olanlar hep hesaba kitaba gelmeyenler.

Bugün elektrikli araçların yayılmasına bakınca, enerji bağımlısı düzenin petrolün azalmasıyla kendiliğinden çökeceğinden şüphe duyuyorum. İnsanlık her bağımlı gibi, bedeli ne olursa olsun o enerjiyi üretecek ve o enerjinin beyinsiz cazibelerini tüketmeye devam edecek. Petrol azalsa, bitse de herkesin altında vızır vızır gezdiği şahsi araçları yürümeye devam edecek. O elektriği gerek rüzgardan, gerek güneşten, gerek nükleer enerjiden çıkaracağız, arabalarımızı vermeyeceğiz!

Güneş ve rüzgarın bütün enerjisini elektriğe çevireceğiz. Boş kalan her metrekareyi güneş panelleriyle dolduracağız. Rüzgarlar esmeyecek. Zaten rüzgar dediğin nedir ki? Anca zeytinleri, üzümleri temizler, küften, mantardan korur. Bize olan faydası da anca o kadardır. Kendi başına büyüyüp, çok az bakıma ihtiyacı olan zeytin ağacı zaten çoktan bitti. Yalnız Türkiye, Yunanistan gibi ilkel ülkeler dört-beş metre boyunda zeytin ağaçlarını sırıkla topluyor. Dünyanın en büyük üreticisi İspanya ise ağaçlarını bodur hale getirdi. Silkeleme traktörle yapılıyor. Zeytinyağı üretimi baştan sona mekanize ve otomatize oldu. El değmeden dikilip, el değmeden toplanıyor. Çiftçi traktörden inip de ayakkaplarını çamur yapmıyor. Aralarından ancak traktör geçecek sıklıkta dikiliyorlar. Rüzgar geçmese de olur. Küfleri, mantar hastalıklarını da duruma göre kimyasal, isteğe göre organik ilaçla hallediyoruz.

Temiz tatlı su bitecekmiş, bitsin. Arıtacağız. Olmadı güneş enerjili imbiklerle damıtacağız! Kaynak suyu değil de damıtma suyu içmekten çıkan yoksunluklar, sağlık problemleri mi baş gösterecek? Tuzu iyotladığımız, buğdayı fortifiye ettiğimiz gibi içme suyuna da gereken mineralleri laboratuar şartlarında katacağız.

Peki arılar? Bilimin çare bulamayacağı ve iklim değişikliğinin en önemli zararlarından biri arıların soyunun tükenmesi gibi görünüyor. Doğadaki arılar değil, insanların özenle bakıp üstüne titrediği evcil arılar bile yok oluyor. Normalde yoğun, sömürgen arıcılık, kışın arıları daha yumuşak bir iklime taşıyıp, kovanı dinlendirmeden 12 ay çalıştırır. Doğal yöntemler peşinde olanlar ise, kışın kovanı olduğu yerde uyumaya bırakırlardı. Fakat şimdi kışlar yeterince soğuk geçmediği için kovan uyuyamıyor. Sıcak havayı görünce dışarı çıkan arılar da o coğrafyada çiçek bulamayıp açlıktan ölüyorlar. Arıcılar kovanlarını soğuktan değil, yeterince soğuk geçmeyen kış yüzünden kaybediyorlar. Buna çare olarak, sadece uyuyabilsinler diye kovanları daha yüksek irtifalara taşımak düşünülüyor.

Arılar giderse, alışık olduğumuz gıdamızın çoğundan olacağımız gerçek. Ama mühendis arkadaşların bunun çözümünü bulacağından eminim. Hepsi de okumuş, pırlanta gibi gençler. Öncelikle tek tek, elle tozlaştırmaya razı olacak üçüncü dünya vatandaşının fakirliği yakın gelecekte yok olacak gibi görünmüyor. Bunun uygulanabilir olmadığı durumlar için; arılar zaten çok uzun zamandır genetik olarak daha dayanıklı olmak üzere çaprazlanıyor, üzerinde çalışılıyor. Yine de iklim değişikliğine ayak uydurup da 12 aylık bir döngüde hayatta kalabilecek kovanı geliştiremezlerse, kontrollü ortamda çoğaltılıp tozlaştırma döneminde tarlaların üzerine salınacak, sonra da ölüp gidecek arılar tasarlanabilir. Böyle bir projenin boyu astarını geçer gibi görünüyor, sadece bir sefer tozlaşmada kullanmak için milyonlarca kovan üretmenin maliyetleri karşılanamaz gibi geliyor değil mi? Ama teknoloji tarihi zaten bunun örnekleriyle dolu. Böyle sorunların üzerine, arkalarında endüstrinin bütün gücüyle yüzlerce mühendis saldığınızda bir yolunu buluyorlar. Bu, benim şimdi kafadan attığım bir çözüm. Belki çoktan yapıldı bile. Ya da belki benim hiç aklıma gelmeyecek bambaşka çılgın fikirler bulunacak. İki adım geri atıp da, "bu soruna biz sebep olduk, buna sebep olan davranışımızı değiştirelim," demek yok. Hep ileri!

Genetik olarak primatlarla akraba olsak da, yaşam tarzımız daha çok farelere benziyor. Çok çeşitli şekillerde beslenebiliyoruz, çok farklı coğrafya ve iklim koşullarına ve bu koşulların radikal değişimlerine ayak uydurabiliyoruz, her taşın altından çıkıyoruz. Bilimin, iklim değişikliği ve ölümün çaresini bulup bulamayacağını bilmiyorum. Yalnızca bazı çevreciler ve kıyamet tellalları gibi soyumuzun tükenmesini o kadar da garanti görmüyorum. Çok umurumda da değil. Kıyamet tellalları sonumuzun geldiğini bağırırken, milleti korkutup çevre/iklim konusunda eyleme geçirme peşindeler. Halbuki insan soyunun tükenmesi benim için korkulacak bir senaryo değil. Bu tükeniş benim ömrüm bitmeden gelse dahi. Çok hoş bir manzara olmayacak tabii ki. Çokça acı ve sefaletle tükeneceğiz. Ama insanların binlerce yıldır birbirlerine çektirdiklerinin yanında bu acılar devede kulak kalır. Ben eyleme bu korkuyla geçmiyorum. Ve de belki tuttururum da atasözü olur diye yıllardır tekrarladığım şeyi yine söylüyorum: Korkuyla alınan kararlar, doğru da olsa yanlıştır.

Ama esas demek istediğim şu: YETER ULAN! Arısız, ormansız, rüzgarsız dünya istemiyorum. Sadece kuşu, böceği, manzarayı seyretmek isteyen, ağaçlara sarılmak isteyen bir kaygı değil bu. Çünkü insan toplumunun düzenlenişi, üretim biçimlerinin düzenlenişinden farklı değil. Hakim paradigma doğaya nasıl bakıyorsa insana ve topluma da her zaman öyle bakar. Biz de arılar gibi tek bir fonksiyon için üretilip, şekillendiriliyoruz. Fonksiyonumuzu mükemmelen yerine getirebilmemiz için de kontrollü ortamlarda yaşatılıyoruz. Benim için kuşun, böceğin, insanın, fikrin çeşitliliği, çarpışması, döngüsü; hava kadar, su kadar gerekli.

O yüzden teknoloji, verdiği bütün zararları telafi edecek bir yere ulaşsa da bana yaranamaz. Paradigmayla kavga ediyorum. Şu anda dünyayı; kullanılacak kaynaklar, manipüle edilerek olabildiğince fayda elde edilecek organik, inorganik malzemeler bütünü olarak görüyoruz. Bilimsel yaklaşım için doğayı anlamak; ona ne verirsek ondan ne alırızı çözmek anlamına geliyor. Buradan çıkıp, gezegenin içinde ve gezegenle birlikte yaşadığımız bir bakış açısına ulaşmamız gerek. Çünkü doğanın, dünyanın sahibi, efendisi olan insan; köle emeğiyle işleyen plantasyon sahipleri gibi, kapısında bekçiler ve yastığının altında silahla her an tedirgin yaşamak zorunda. O köleler serbest kalana kadar huzurlu bir uyku yok.

Sığınaklarda dizlerimiz titreyerek "hesaplar yanlış, hepimiz öleceğiz, hesapları düzeltin!" diye yakarmıyorum. Evde kalmıyorum. Sokağa çıkıyorum, dağa kaçıyorum.