Karp’ın cumhuriyeti, halkların cevabı

Karp’ın cumhuriyeti, halkların cevabı

Tel Aviv’de bir toplantı odası. Masada Palantir Technologies’in CEO’su Alexander Karp oturuyor, karşısında İsrail Savunma Bakanlığı yetkilileri. Konu: Gazze’de hangi algoritmaların hangi hedefleri belirleyeceği. Aynı saatlerde Gazze’nin kuzeyinde, üç katlı bir apartmanın orta katında, beş yaşında bir çocuk uyuyor. Bir yapay zeka sistemi babasını “alt seviye militan” olarak işaretlemiş. Sivil kayıp parametresi 15-20 olarak kabul edilmiş. Bombanın düşmesine birkaç saat var.

Bu sahne hayali değil. +972 Magazine’in “Lavender” ve “The Gospel” sistemleri üzerine yaptığı soruşturmalar, Karp ve şirketinin Tel Aviv ziyaretleri, Gazze’de bir yılı aşkın süredir devam eden algoritmik soykırım, hepsi belgelenmiş gerçekler. 21. yüzyılın “teknolojik cumhuriyeti” tam olarak burada, bu sahnede başlıyor.

Karp ve ortağı Nicholas Zamiska geçtiğimiz dönemde The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief, and the Future of the West başlıklı bir kitap yayımladılar. Kitap New York Times bestseller listesine girdi, Silikon Vadisi’nde geniş yankı uyandırdı, Beyaz Saray çevrelerinde elden ele dolaştı. 22 maddelik bir manifestoyla özetlenebilecek bu metin, görünürde bir entelektüel tartışma. Gerçekte ise teknolojik kapitalizmin yeni evresinin programatik bildirgesi.

“Uzun barış” yalanı

Karp’ın 14. maddesi şöyle: “Üç kuşak büyük bir güç savaşı görmedi. Amerikan gücü sayesinde nerdeyse bir asır boyunca dünya bir biçimde barış içinde kaldı.” Bu cümleyi durup düşünmek gerekiyor. Çünkü 1945’ten bu yana yaşanan savaşların listesi şu: Kore (yaklaşık 3 milyon ölü), Vietnam (3 milyon ölü), Endonezya’da 1965 katliamı (CIA destekli, en az 500 bin ölü), Kongo’daki on yıllarca süren çatışmalar (milyonlarca ölü), Latin Amerika’daki bütün diktatörlükler, Şili, Arjantin, Guatemala, El Salvador. 2003 sonrası Irak’ta yüz binlerce, en yüksek tahminlere göre bir milyonu aşan ölü, Afganistan, Libya, Yemen, Suriye. Ve şimdi Gazze.

“Büyük güç savaşı olmadı” demek, beyaz Avrupalı ve Amerikalı askerlerin birbirini öldürmediği anlamına geliyor sadece. Geri kalan dünyanın milyonlarca ölüsü bu denklemde sayılmıyor. Karp’ın “Pax Americana”sı; Avrupa ve Kuzey Amerika için barış, Küresel Güney için ise kesintisiz savaş anlamına geldi. 1945’ten bu yana ABD’nin doğrudan veya dolaylı askeri müdahalede bulunmadığı bir on yıl yok. CIA’nın darbe örgütlemediği bir kıta yok. Bu, barış değil; başka coğrafyalara ihraç edilmiş savaştır.

Müttefik mimarisi olarak sürekli savaş

Karp’ın 15. maddesi daha açık konuşuyor: “Almanya ve Japonya’nın savaş sonrası hadım edilmesi, Avrupa’nın bedelini ağır ödediği bir aşırı düzeltmedir. Japon pasifizmine yönelik benzer ve son derece teatral bağlılık, sürdürülürse, Asya’da güç dengesini değiştirme tehdidi oluşturur.”

Burada söylenen şey diplomatik bir öneri değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası mimarinin, yani 50-70 milyon insanın ölümünden sonra dünyanın bir daha aynı felaketi yaşamamak için kurduğu güvencenin yok edilmesi çağrısıdır. Almanya ve Japonya’nın anayasal pasifizmi tarihin en kanlı dersinin somutlaşmış halidir. Karp bunu “fazla düzeltme” olarak adlandırıyor.

Üstelik bu süreç zaten işliyor. Almanya 2022’den bu yana 100 milyar Euro’luk Sondervermögen ile yeniden silahlanıyor, NATO’nun 2025’te benimsediği yeni hedef doğrultusunda çekirdek savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde üç buçuğuna çıkarma planı yapılıyor. Japonya 2022 Ulusal Güvenlik Stratejisi’yle pasifist anayasayı pratikte askıya alıp savunma harcamalarını ikiye katlama yoluna girdi, “karşı saldırı kapasitesi” doktrini benimsendi. Karp aslında olanı meşrulaştırıyor ve daha ileri götürmeyi öneriyor.

Bu mimarinin bütününe bakalım. Avrupa cephesinde Almanya’nın yeniden silahlanması, NATO’nun doğuya genişlemesi, Ukrayna savaşının kalıcılaşması. Asya cephesinde AUKUS paktı, Filipinler’deki yeni Amerikan üsleri, Tayvan üzerinden Çin ile yürütülen sürekli gerilim. Ortadoğu cephesinde İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Suriye’nin parçalanması, İran ile bitmek bilmez vekalet savaşları. Latin Amerika cephesinde göç dalgalarını üreten ekonomik şiddet ve süregelen müdahaleler.

Bütün bunlar bağımsız olaylar değil. Tek bir mimarinin parçaları. Ve bu mimarinin motoru, Karp’ın açıkça itiraf ettiği üzere, sürekli askeri-teknolojik hazırlık halidir. Çünkü kapitalizmin bu evresinde silahlanma sektörü, askeri sözleşmeler ve “savunma teknolojileri” pazarı ekonomik büyümenin en garantili sahalarından biri haline geldi. Rheinmetall hisseleri Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana yirmi katı aşan bir artış kaydetti. Palantir’in piyasa değeri üç yüz milyar doları aştı.

Silikon Vadisi’nin yeni rolü ve palantir’in çıplak yüzü

Karp’ın birinci maddesi şudur: “Silikon Vadisi, yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borç taşır. Mühendislik eliti, ulusun savunmasına katılma yönünde olumlayıcı bir yükümlülüğe sahiptir.”

Borç kavramı tesadüfen seçilmedi. Çünkü borç ödenir, sorgulanmaz. Mühendisi vatandaşlıktan askere dönüştüren bu retorik figür, sermaye birikimini bir minnet ilişkisine çevirerek teknolojik gücün demokratik denetiminin önünü kapatıyor. Karp burada açıkça şunu söylüyor: yapay zeka mühendisleri, yazılım geliştiricileri, veri bilimcileri, bütün o teknik emek ordusu, kendilerini ulusal güvenlik aygıtının organik parçası olarak görmeli, tereddütsüz bir biçimde Pentagon ile, CIA ile, NSA ile çalışmalıdır.

Bu söylemin somut karşılığı nedir? Palantir’in ürün katalogu bunu çıplak biçimde gösteriyor.

Gotham platformu. ABD Göç ve Gümrük Muhafaza İdaresi’nin (ICE) kullandığı sistem. Belgesiz göçmenlerin sosyal medya hesaplarından, telefon kayıtlarından, iş yeri bilgilerinden, çocuklarının okul kayıtlarından örülen bir gözetim ağı. Bir ailenin nerede yaşadığı, hangi saatte işten çıktığı, hangi kilisede ibadet ettiği, hepsi tek bir ekranda. Trump’ın birinci döneminde aile ayrılıkları büyük ölçüde bu sistem üzerinden organize edildi.

Gazze hedefleme sistemleri. Lavender ve The Gospel adlı yapay zeka sistemleri. +972 Magazine’in soruşturmaları gösterdi ki bu sistemler “şüpheli Hamas üyesi” olarak işaretlediği insanları, ailelerinin evlerinde, çocukları yanındayken vurma kararını veriyor. “Sivil zayiat tahmini” makinenin parametresi haline gelmiş durumda. Bir alt seviye militan için 15-20 sivil ölüm “kabul edilebilir” olarak kodlandı. Bu, insanlık tarihinin gördüğü ilk algoritmik soykırımdır.

Foundry platformu. Ukrayna sahasında kullanılıyor, aynı zamanda ABD ordusu, İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi (NHS), JP Morgan, Airbus, BP gibi devlerin altyapısında. Yani Palantir aynı zamanda bir küresel veri tekeli inşa ediyor.

Predictive policing. “Hangi mahallede, hangi saatte suç olacak” tahmini yapan sistemler. New Orleans’ta gizlice kullanıldı, ortaya çıkınca skandala dönüştü. Mantığı basit: zaten yoksul ve ırksal olarak ayrımcılığa uğrayan mahallelere daha fazla polis gönderme, daha fazla tutuklama, daha fazla “veri”, kendi kendini doğrulayan bir kehanet makinesi.

İşte Karp’ın “teknolojik cumhuriyeti” budur. Bir ülkede göçmen avı, başka bir ülkede çocuk öldürmenin algoritması, üçüncüde yoksulun polise teslimi.

Kültürel hiyerarşi ve ırkçı çekirdek

Bütün bu sürekli savaş projesinin ideolojik gerekçesi olmadan ayakta duramaz. Karp’ın 21. ve 22. maddeleri tam olarak bu işlevi görüyor. 21. madde: “Bazı kültürler hayati gelişmeler üretti; diğerleri işlevsiz ve gerici kalmaya devam ediyor.” 22. madde: “Boş ve içi boş bir çoğulculuğun sığ ayartmasına direnmeliyiz.”

Burada söylenen, çıplak haliyle, beyaz Batılı kapitalist modernitenin diğer bütün kültürlerden ahlaki ve uygarlıksal olarak üstün olduğudur. Bu tez olmadan, kim kime karşı silahlandırılıyor sorusu cevaplanamaz hale gelir. Çünkü “savunulan değerler” söylemi, ancak savunulanın gerçekten daha üstün olduğu varsayımı üzerine kurulabilir.

Kropotkin'in Karşılıklı Yardımlaşma'da gösterdiği gibi, dayanışma insan toplumlarının istisnai değil yapısal bir özelliğidir. David Graeber ve David Wengrow'un Her Şeyin Şafağı'nda anlattığı gibi, insanlık tarihi sözde 'ilkel'den 'uygar'a doğru ilerleyen tek yönlü bir hat değildir; eski toplumlar bilinçli politik aktörler olarak çok farklı örgütlenme biçimleri arasında tercih yaptılar, eşitlikçi şehirler kurdular, hiyerarşik düzenleri reddettiler, mevsimlere göre bile yapılarını değiştirdiler. 'Bizim uygarlığımız' denilen şey, sayısız alternatifin söndürülmüş enkazı üzerinde duruyor.

Halkların coğrafyası

Şimdi temel soruya gelelim. Karp’ın bu programından kim zarar görür?

ABD’de on dört milyonu aşan belgesiz göçmen ve aileleri, on milyonlarca insanın doğrudan etkilendiği bir ağ. Detroit’in, Cleveland’ın deindustrializasyon kuşağında işsiz kalmış işçi sınıfı. Amazon depolarındaki, fast food zincirlerindeki, Uber-Lyft sürücüsü prekarya. Polis şiddetinin sürekli hedefi olan siyahi topluluklar. Pine Ridge’de, Standing Rock’ta süren yerli mücadeleleri.

Avrupa’da yeniden silahlanan Almanya’nın yükünü taşıyacak işçi sınıfı, her askeri harcama kararı sosyal harcamalardan kesinti demek. Fransa’nın banliyölerindeki Mağrip kökenli gençlik. Akdeniz’de boğulan göçmenler.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Filistin halkı, Lübnan, Yemen, Suriye. Mısır’da Sisi rejimi altında ezilen milyonlar. Tunus’ta umudu kırılmış 2011 kuşağı.

Asya’da Filipinler’de yeni ABD üslerinin etrafındaki köylüler. Okinawa’da on yıllardır direnen yerel halk. Tayvan’da kendi rızası alınmadan gerilim sahnesine çekilen sıradan insanlar. Hindistan’da Modi’nin Hindu milliyetçiliğine karşı direnen Müslümanlar, Dalitler, kadın hareketleri.

Latin Amerika’da Honduras, El Salvador, Meksika’dan ABD’ye doğru göçü zorlayan ekonomik şiddet, ki bu şiddetin önemli bir kısmı IMF, NAFTA ve ABD destekli darbelerin sonucudur.

Ve Türkiye. Hem ABD’nin “müttefiki” hem de Karp’ın hiyerarşisinde alt sıralarda kalan bir konumda. Türkiye işçi sınıfı, Kürt halkı, kadın hareketi, vicdani retçiler, tutuklu gazeteciler, kayyum belediyelerinin verileri ele geçirilen halk, Karp’ın dünyasında “yönetilecek veri” konumundayız.

Bu coğrafyaların ortak yanı sadece duygusal değil, yapısaldir. Detroit’te işsiz kalan Ford işçisi ile Manila’da yeni üs için yerinden edilen köylü, ortak bir sermaye-devlet kompleksinin iki ayrı yüzüyle karşı karşıya. Birinin işi NAFTA üzerinden Meksika’ya gönderildi, diğerinin toprağı Pentagon ihalesi için elinden alındı, ama ikisini de aynı yapı belirliyor.

Aleti kim kullanıyor?

Bu noktada belki de en önemli soruya geliyoruz. Bu yapıya karşı ne yapılır?

Bir refleks var; teknolojiden, yapay zekadan, büyük dijital platformlardan kendini soyutlamak, kendi köyüne çekilmek. “OpenAI kötüdür, Microsoft kötüdür, Palantir kötüdür, Amazon kötüdür, biz bunlardan uzak duralim, kendi temiz alanımızı kuralım.” Bu refleks anlaşılabilir ama yetersiz, hatta zararlıdır. Çünkü sermayenin oyun alanını tamamen ona bırakıp “biz kendi köyümüzde temiziz” demek, hegemonya mücadelesinden çekilmek anlamına gelir.

Doğru pozisyon farklı. Karp ve onun gibilerin teknolojiyi kendi sınıflarının silahı haline getirmesi karşısında geri çekilmek değil, aynı silahı ezilenlerin elinde kullanışlı kılmak. Mühendis Karp’a borçlu değildir; mühendisin borcu çocuklarına bombalı drone gönderilen Filistinli anneye, ICE tarafından evi basılan Meksikalı işçiye, Diyarbakır’da kayyum baskısı altında nefes almaya çalışan Kürt belediye çalışanına, Soma’da yer altında bırakılan madenciye, Suruç’ta katledilen gençlere yöneliktir.

Tarih bize bu konuda yol gösteriyor. 19. yüzyılda matbaa burjuvazinin aletiydi. Tüccarın, sanayicinin, devletin aleti. İşçi hareketi ne yaptı? Kendi gazetelerini kurdu. Kendi matbaalarını kurdu. Iskra (Kıvılcım), L’Humanité, Pravda, Türkiye’de İştirak, Aydınlık, Markopaşa. Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın 1946’da çıkardığı Markopaşa’nın tirajı döneminin en çok satan gazetelerinin tirajı 50 bini geçmezken altmış bini aştı, sonradan seksen bine ulaştı. Burjuvazinin matbaası olduğu için “biz matbaa kullanmayız” demediler; tam tersine, kontrol edilemeyecek kadar çoğalttilar.

20. yüzyılda radyo. Mussolini ve Hitler yoğun olarak propaganda amacıyla kullandı. Ama Cumhuriyetçiler de İspanya İç Savaşı’nda kullandı, Komintern kullandı, Fransız direnişi kullandı. Radyo “faşist alet” değildi; kim daha iyi kullandıysa onun aletiydi.

Türkiye’de 12 Eylül sonrası kasetçalar kültürünü hatırlayalım. Ahmet Kaya’lar, Grup Yorum’lar, Ali Asker’ler, Şivan Perwer’ler, Ezginin Günlüğü’ler. Devlet medyasından dışlanmış sol, korsan kasetlerle kendi kültürel dolaşımını kurabildi. Ana akım televizyon kapalıyken alternatif bir kanaldan kitleye ulaşmanın mümkün olduğunu gösterdi. Aynı dönemde Özgür Gündem’in, Evrensel’in öncüllerinin, sonra Bianet ve sendika.org’un internet eşiğinde solun erken örgütlenmesini temsil etmeleri tesadüf değildir.

Şimdi yapay zeka eşiğindeyiz. Karp ve şürekası bunun farkında. Andreessen, Thiel, Musk, Karp ekosistemi mühendisleri sistematik olarak ideolojik olarak biçimlendiriyor. Sol bunu yapmıyor henüz. Ama yapabilir, yapmak zorunda.

Açıklık etiği

Burada hayati bir nokta var. Bahsettiğimiz şey gizli örgütlenme, dijital komplo, karanlık operasyonlar değildir. Tam tersi. Bahsettiğimiz şey açık, meşru, taleplerimizin etrafında doğrudan ve yatay örgütlenmedir. Çünkü bir düşünceyi savunan milyonlarca insan olduğunda, o düşüncenin gizli kalmaya, kendini saklamaya ihtiyacı yoktur.

Sağın taktiği gizliliktir; bot ağları, dezenformasyon, troll fabrikaları, anonim hesaplar üzerinden manipülasyon. Solun gücü açıklıktan gelir. Söylediğimizi savunabiliriz, kampanyalarımızı şeffaf yürütebiliriz. Kullandığımız aletleri saklamak zorunda değiliz.

Şiddetsizlik vurgusu da burada önemli. Anarşist gelenek içinde Tolstoy’dan Gandhi’ye uzanan, Türkiye’de vicdani retçi hareketin de beslendiği güçlü bir damar var. Silahlı şiddet kapitalist devletin diliyle konuşmaktır; karşı tarafın oyununu onun kurallarıyla oynamaktır. Oysa kültürel hegemonya, açık örgütlenme, sürekli ikna, sabırlı inşa, bunlar başka bir dilin gramerini kurar.

Pratik program

Peki bu pozisyonun somut anlamı nedir?

Aktif kullanım. Yapay zeka araçlarını günlük mücadelede kullanmaktan kaçınmamak. Bir sosyalist gazetenin editörünün derin araştırma yaptırmak, çarpıcı görseller üretmek, yazım yanlışlarını düzeltmek için dil modelini kullanması, bir sendikanın örgütlenme verilerini analiz etmek için yapay zekadan yararlanması, bunlar “sermayeye teslimiyet” değil, alet kullanımıdır.

Kapasitenin örgütlenmesi. “Sol yapay zeka okuryazarlığı” diye bir şey yok şu an. Sendikalar bilgisayar başında üye toplantıları düzenleyip yapay zeka ile dilekçe taslakları, basın açıklamaları, mahkeme dilekçeleri hazırlamayı öğrenebilir. Mahalle dernekleri yerel verileri analiz edip kentsel dönüşüm baskısına karşı raporlar üretebilir. Partiler kendi kadrolarına yönelik dijital güvenlik atelyeleri düzenleyebilir, Signal kullanımından veri saklamaya kadar temel becerileri yaygınlaştırabilir. Hareketler kendi içlerinde yapay zeka okuma grupları kurabilir, ortak araç havuzları oluşturup tek aktivistin karşılayamayacağı maliyetleri paylaşabilir. Üniversitelerdeki sol akademisyenler ders dışı atelyeler açıp öğrencilere bu araçların hem nasıl kullanılacağını hem de hangi etik ve siyasal soruları taşıdığını öğretebilir. Belediyelerin kazanıldığı yerlerde veri altyapılarını kayyum tehdidine karşı nasıl kuracağımıza dair somut bir bilgi birikimi oluşturulabilir. Bu, onlarca yıl önce solun kendi okuma kulüplerini, kendi halk eğitim merkezlerini kurması ne kadar elzemse bugün de o kadar elzemdir.

Kültürel-ideolojik üretim. Karp’ın “kültürel üstünlük” tezine sadece akademik makaleyle cevap verilmez. TikTok algoritmasında, YouTube algoritmasında, Spotify algoritmasında yer kapmak zorundayız. Sol kısa videolar, sol podcast’ler, sol kitap kanalları, sol görsel üretim. “Algoritma kapitalisttir” demek doğrudur ama yetersizdir; algoritmaya rağmen ya da içinde alan açmak gerekiyor.

Açık kaynak istihbarat. Forensic Architecture, Bellingcat (eleştirel kayıtla), Airwars, açık kaynak araştırma yöntemleriyle savaş suçlarını ve devlet şiddetini belgeleyen örgütler. Türkiye’de Faili Belli, Hafıza Merkezi, IHD benzer mantıkla çalışıyor. Soma’nın, Ermenek’in, İliç’in, Suruç’un ve Ankara Garı’nın belgelenmesinde bu yapıların ve araştırma merkezlerinin önemini gördük. Genişletilebilir, çoğaltılabilir.

Dağıtım kanallarının çeşitlenmesi. Yazılarımızı sadece geleneksel sol mecralara yazmak yetmiyor; o mecraların okuyucu kitlesi kendi içinde dolanıyor çoğu zaman. Bir köşe yazısının ana akım platformlara nasıl sızacağını da düşünmek gerekiyor.

Federasyon ve gizlilik altyapıları. Bütün bunları yaparken stratejik olarak hassas alanlarda, yani örgüt iletişimi, eylem planlaması, hassas veri saklama, Signal, Tor, Mastodon gibi merkezi olmayan altyapıları kullanmak. Bu bir çelişki değil, akıllı bir iş bölümüdür.

Birkaç kayıt, yoksa naifleşir

Bu pozisyonu savunurken birkaç ciddi kayıt düşmek zorundayız.

Birinci kayıt; alet ile altyapı arasındaki fark. Bir yapay zeka uygulamasını kullanmak ile o uygulamanın sunucularına bağımlı olmak farklı şeylerdir. Karp bizim verilerimizi de topluyor. Stratejik veriler için merkezi olmayan altyapılar şart. Kamusal mücadelede ise ana akım platformlardan kaçınmamak gerek.

İkinci kayıt; erişim eşitsizliği. Yapay zeka araçlarına erişim ekonomik bir meseledir. Dünyanın pek çok ülkesinde milyonlarca muhalif için aylık abonelikler ciddi paradır. Kolektif erişim modelleri kurmak gerekiyor; bir sendika kendi üyelerine, bir gazete editöryel ekibine, bir hareket aktivistlerine erişim sağlayabilir.

Üçüncü kayıt; kapasiteyi gücün kendisiyle karıştırmamak. Yapay zeka bir alettir. İyi kullanılırsa kapasite çoğaltır. Ama hareketin gücü kendisinden gelir; örgütlülüğünden, halk desteğinden, mücadele iradesinden. Yapay zeka bir grevi tek başına kazanmaz, bir mahalleyi tek başına örgütlemez, bir sokağı tek başına dolduramaz. Trump kazandıysa yapay zeka sayesinde değil, Amerikan işçi sınıfının bir kesimini kendine bağlayabildiği için kazandı.

Dördüncü kayıt; emek meselesini gözden kaçırmamak. Yapay zekanın kendisi ezilen emekle inşa ediliyor. Kenya’daki içerik moderatörleri günde iki dolara travmatik içerikleri filtreliyor. Filipinli, Hintli veri etiketçileri sömürülüyor. Madenciler kobalt için Kongo’da ölüyor. Yapay zeka kullanırken bu emek zincirini görmezden gelirsek kendi argümanımızı çürütürüz. Bu işçilerin sendikalaşması, ücretlerinin yükselmesi de bizim mücademizin parçasıdır.

Mümkün olan ve henüz olmayan

Bütün bunları söylerken iki tehlikeden kaçınmak zorundayız. Birincisi naiflik: “Sol da yapay zeka kullanırsa her şey güzel olur.” Hayır, böyle bir kestirme yol yok. Kapitalist üretim ilişkileri ve devlet zoru ortadan kalkmadan kalıcı bir kurtuluş yok. Bahsettiğimiz aletler, prefigüratif politikanın araçlarıdır; yani “kurmak istediğimiz dünyanın bugünden minik prototipleri.”

İkinci tehlike kötümserlik: “Sermaye her şeyi ele geçirmiş, hiçbir şey yapamayız.” Bu da yanlış. Son on beş yıl bize tersini gösterdi. 2011’de Tunus, Mısır, Wisconsin, Indignados, Occupy. 2013’te Gezi. 2019’da Şili, Lübnan, Hong Kong, Sarı Yelekliler, Sudan. 2020’de George Floyd protestoları tüm ABD’ye yayıldı. 2024’te Filistin için kampüs hareketi otuzdan fazla ülkede eş zamanlı olarak yüzbinlerce genci harekete geçirdi. İnsanlar ulus-devletlerden önce davranmaya başlıyor.

Bu hareketler henüz kalıcı yapılar üretemedi, doğru. Ama somut örgütlenme örnekleri var: La Via Campesina seksen bir ülkede iki yüz milyon küçük üreticiyi bağlıyor. Tech Workers Coalition Silikon Vadisi içinde Palantir’e, Google’ın askeri sözleşmelerine direnen mühendisleri örgütlüyor; Karp’ın korkulu rüyası tam da budur, kendi sınıfından gelen kopuş. Progressive International, DiEM25 ve Sanders Institute’ın 2018’de yaptığı çağrıyla, Yanis Varoufakis ve Bernie Sanders’ın önünde durduğu, dünyanın dört bir yanından hareketleri bağlayan bir platform kurdu.

Ekolojik kriz herkesin ortak sorunu. İklim krizi sınır tanımıyor. Bangladeş’te su altında kalan köy, Almanya’da kuruyan Ren nehri, Anadolu’da yanan ormanlar, milyonlarca hektar alanın, toprağın zehirlenme pahasına madenci şirketlerin yağmasına açılması; aynı krizin yüzleri. Dayanışmanın maddi zeminini sermayenin kendisi inşa ediyor, kendi yıkımı pahasına.

Sonuç: Mühendisin borcu kime?

Karp’ın Teknolojik Cumhuriyet’i bir avuç oligarkın egemenlik projesidir. Mühendise vatan borcu hatırlatması, mühendisi savaş aygıtının organik parçası yapmaya yöneliktir. Cevabımız net olmalı.

Mühendisin borcu vatana değil, kendi sınıf kardeşlerine yöneliktir. Borcu Gazze’deki çocuğa, Detroit’teki işsize, Manila’daki köylüye, Diyarbakır’daki belediye çalışanına, Suruç’ta katledilen gence yöneliktir. Borcu, aletlerini bu insanların eline ulaştırmaya, onların mücadelesini güçlendirmeye yöneliktir.

Vicdani ret bu noktada sembolik değil yapısal bir öneme sahip. Çünkü vicdani ret, “ben bu sistemin askeri olmayacağım” demektir. Karp’ın çağrısı tersine, mühendisi bu sistemin gönüllü askeri yapmaktır. Vicdani retçinin verdiği cevap, aslında bütün ezilenlerin verebileceği cevabın küçük bir prototipidir: hayır.

Hayır, biz bu savaşa girmeyeceğiz. Hayır, biz bu algoritmaları yazmayacağız. Hayır, biz bu sistemin parçası olmayacağız. Ama aynı zamanda evet, biz kendi aletlerimizi kuracağız. Evet, biz kendi hegemonyamızı inşa edeceğiz. Evet, biz dünyanın bütün ezilenleriyle, sömürülenleriyle, dışlanmışlarıyla açık, meşru, şiddetsiz bir dayanışma ağı öreceğiz.

Çünkü Karp’ın tasavvur ettiği teknolojik cumhuriyetin alternatifi teknolojiden kaçış değil, teknolojinin demokratikleştirilmesidir. Bu demokratikleşme gönüllü bir iyileşme değil, ancak sınıf mücadelesinin kazanılmasıyla mümkündür. Üretim araçlarının ortaklaştırılması meselesi yapay zeka çağında daha da yakıcıdır, çünkü yapay zeka hem üretim aracı hem de bilgi-iktidar aracıdır.

Tel Aviv’deki o toplantı odasından, Gazze’deki o apartmanın orta katına uzanan bağ; teknolojik bir bağ olduğu kadar siyasal, ekonomik ve ideolojik bir bağdır. O bağı kıracak olan, halkların kendi sesini yine bu çağın araçlarıyla, açıkça, korkusuzca, milyonlarca ses olarak duyurmasıdır.

Karp ve şürekası kazansın istemiyorsak, sadece “hayır” demek yetmez. “Evet” diyebileceğimiz başka bir dünyayı, bugünden, bu araçlarla, bu ittifaklarla, bu açıklıkla kurmaya başlamamız gerek.