Görünmez sözleşme: devletin konforlu körlüğü ve şiddetin ikiyüzlülüğü
Egemenlik, sadece copla, kelepçeyle veya hapishane duvarlarıyla kurulmaz. En derin tahakküm, zihinlere çekilen sınırlarda, nelerin konuşulabilir nelerin ise "yok hükmünde" olduğuna dair o sessiz mutabakatta gizlidir. Türkiye'de toplumsal hayatın omurgasını oluşturan, ancak adı konulmayan bir "sözleşme" vardır. Bu, vatandaşın devlete itaat etmesi karşılığında aldığı bir "bilmeme hakkı" ve "görmeme konforu"dur. Bu coğrafyada imtiyaz sahibi olmak, sadece zengin olmak değil; aynı zamanda tarihsel suçlara, dökülen kana ve ötekinin acısına karşı sağır kalabilme lüksüne sahip olmaktır.
Toplumsal hiyerarşinin tepesindekiler, dünyayı "nötr" ve "evrensel" bir yerden gördüklerini sanırlar. Oysa onların bakışı, iktidarın sağladığı o devasa kör noktalarla sakatlanmıştır. Bir erkek, kadınların dünyasını, korkularını ve hayatta kalma stratejilerini bilmek zorunda değildir. Bir Sünni, Alevinin tedirginliğini hissetmek mecburiyetinde değildir. Ve makbul bir "Türk", bir Kürdün veya Ermeninin tarihsel hafızasını, ne zaman ve neden korktuğunu öğrenmek zorunda değildir. Çünkü egemen için "öteki", sadece yönetilmesi, asimile edilmesi veya yok edilmesi gereken bir nesne veya tehdittir.
Buna karşılık ezilenler, hayatta kalabilmek için ezenin dilini, jestlerini, öfke nöbetlerini ve şiddet potansiyelini ezberlemek zorundadır. Bu bir entelektüel merak değil, bir "hayatta kalma kiti"dir. Devlet dairesine giren öteki, memurun kaşının kalkışından tehlikenin yaklaştığını sezmelidir. Bu asimetri, bilginin değil, tahakkümün ta kendisidir. Devlet, makbul vatandaşına şu konforu sunar: "Sen benim suçlarımı görmezden gel, ben de sana kendini üstün hissedebileceğin, vicdani yüklerden arındırılmış steril bir tarih ve kimlik sunayım." İşte bu iradi cehalet, toplumun çimentosudur.
Devlet, şiddet kullanma tekelini elinde tutan soğuk bir canavardır. Ancak bu tekel, sadece hukuki değil, ahlaki bir ikiyüzlülükle de korunur. Tarih kitapları, "fetih" adı altında şehirlerin yağmalanmasını, kılıç hakkını ve kitlesel kıyımları birer kahramanlık destanı olarak anlatır. Şiddet kapasitesini en acımasızca kullanan sultanlar, paşalar ve komutanlar, "devlet kurucu" iradeler olarak kutsanır, heykelleri dikilir, isimleri köprülere verilir. Onların şiddeti "nizam"dır, "asayiş"tir, "beka"dır.
Fakat namlunun ucu döndüğünde, yani ezilenler, mülksüzleştirilenler ve kimliği inkar edilenler en ufak bir direniş gösterdiğinde, devletin lügati değişir. Artık o eylem bir hak arayışı değil, "terör"dür, "barbarlık"tır, "ihanet"tir. Devletin uçaklarla bombalaması meşru müdafaa, ezilenin taş atması ise suçtur. Egemen ahlak, şiddeti kategorik olarak reddetmez; sadece şiddetin kimden geldiğine bakar. Eğer şiddet üniformalıdan geliyorsa "destan", sivil ve ezilenden geliyorsa "vahşet" olur. Bu, efendinin kölesine "neden bana el kaldırıyorsun?" diye sormasındaki küstahlıktır.
Bugün "milli ekonomi" veya "yerli burjuvazi" olarak pazarlanan yapı, aslında devasa bir gaspın üzerine kuruludur. 1915'ten bugüne uzanan süreçte, bir halkın yok edilmesi, sürülmesi ve mülklerine el konulması, bugünkü sermaye sınıfının ilkel birikimini oluşturmuştur. Konaklar, fabrikalar, araziler el değiştirmiş; bu el değiştirme süreci "vatanseverlik" cilasıyla örtülmüştür. Bu yüzden yüzleşmek istenmez. Çünkü yüzleşmek, sadece "özür dilemek" değil, aynı zamanda çalınanı geri vermek demektir. Mülkiyetin kökenindeki bu kan izi, devletin ve sermayenin neden bu kadar hırçın ve inkarcı olduğunu açıklar. Onlar, suç ortaklığının sessizliğiyle birbirine kenetlenmiştir.
Bu döngü, devletin restorasyonuyla, anayasaya eklenecek süslü maddelerle veya "kucaklaşma" retoriğiyle kırılamaz. Çünkü sorun, sistemin arızalanması değil, sistemin ta kendisidir. İnsanı insana kırdıran, sınırları kanla çizen, birini "efendi" diğerini "teba" kılan bu mekanizma, varlığını sürdürdükçe adalet imkansızdır.
Gerçek bir özgürleşme, bize dayatılan o görünmez sözleşmeyi tek taraflı feshetmekle başlar. "Bilmeme" konforunu reddedip, tarihin ve bugünün yakıcı gerçeğine gözünü dikmekle başlar. Kutsanan devlet şiddetine karşı, yaşamı ve dayanışmayı savunmakla başlar. Sınırların, sınıfların ve devletlerin olmadığı; kimsenin kimliğinden dolayı imtiyazlı ya da lanetli sayılmadığı bir ufuk, ütopya değil, ertelenmiş bir zorunluluktur. İmtiyazları yakmak, sadece ezileni değil, o imtiyazın ağırlığı altında insanlığını unutan ezeni de özgürleştirecektir.
Bu metnin düşünsel iskeleti ve ruhu, Barış Ünlü'nün Türkiye'nin toplumsal ve siyasal bilinçdışını cesaretle haritalandırdığı Türklük Sözleşmesi eserinden beslenmiştir. Ünlü, bu çığır açıcı çalışmasıyla sadece akademik bir tez sunmamış, aynı zamanda devletin ve toplumun üzerine kurulu olduğu inkar ve imtiyaz rejimini çırılçıplak ifşa etmiştir. Onun sağladığı bu berrak ve sarsıcı bakış açısı, bu coğrafyada hakikati arayan herkes için vazgeçilmez bir pusula, "bilmeme" konforunu reddedenler için ise güçlü bir entelektüel dayanak noktasıdır.