Tahranlı bir muhalifin mesajı: Ne molla ne Şah
İran’da son iki haftada, internetin kesilmesiyle birlikte yaşananlara dair bu gözlem, İranlı anarşistlerin aktif olduğu bir Telegram grubunda paylaşıldı. Tahranlı bir muhalifin izlenimlerini içeren bu metin olduğu gibi çevrildi.
İran’daki 2025–2026 dönemine denk gelen mevcut ayaklanma başladığında ben de bu hareketi desteklemeye karar verdim. Toplumun, kendini totaliterliğin zincirlerinden kurtarmak üzere attığı her adımın önemli olduğuna ve dikkate alınıp desteklenmeyi hak ettiğine yürekten inanıyorum.
İran’da protestolara katılan insanlar sırf temel özgürlükler, insan hakları ve yaşam hakkı talepleri nedeniyle baskıya uğradı, işkence gördü ve öldürüldü. İslami rejim, 47 yıllık varlığı boyunca binlerce İranlıyı katletti. Toplumu iki ana gruba ayırdılar: birincisine “ümmet” deniyor, yani İslam’a sadık olanlar; ikinci grupta ise farklı kökenlerden ve inançlardan gelenler var.
Hükümete ve onun İslam anlatısına sadık olanlar seçkin konumlara getirildi. Diğerlerine kıyasla bazı ayrıcalık ve üstünlüklere sahipler. Farklı fikirleri temsil edecek ya da sunacak özgür bir siyasi parti bulunmuyor ve bu küçük sadık azınlık, hayatımızın her alanına dair her kararda söz sahibi.
Üstüne üstlük, İslam Cumhuriyeti’nin dış politikaları nedeniyle para birimi de neredeyse tüm değerini yitirdi ve yoksulluk toplum geneline yayıldı. İran’da en temel ihtiyaçları karşılamak bile son derece zor.
Tüm bu sorunlar, İran toplumunu bir rejim değişikliğinin şart olduğu sonucuna götürdü ve on yılı aşkın bir süredir bunu amaçlayan çeşitli hareketler ortaya çıkıyor. “Özgürlük ve İnsan Onuru / Özgürlük ve Ekmek” adlarıyla anılan son hareket de yaklaşık üç hafta önce Tahran çarşısının ana caddesinde ortaya çıktı.
Protestoları başlatanlar tüccarlardı ve hükümet buna önce baskı ve tutuklamalarla karşılık verdi. Ardından vergi muafiyetleri teklif ederek durumu yatıştırmaya ve kontrol altına almaya çalıştılar ancak fiyatlar yükselmeye devam etti. Kısa sürede protestolar İran genelinde irili ufaklı şehirlere yayıldı. Rejim güçlerinin açtığı ateş sonucu yaklaşık 15 kişi öldürüldü.
İslam hükümetinden önce ülkeyi yöneten eski rejim ve Şah'la bağlantılı İranlı monarşist muhalifler bu süreçte halka sokaklara çıkma ve laik bir rejim değişikliği için devrim ve protestoları destekleme çağrısında bulunan bir bildiri yayımladı.
Geçtiğimiz on yıllar içerisinde monarşistler, hem İslam Cumhuriyeti’ni destekleyenlere hem de muhaliflere karşı güçlü bir alternatif haline geldi. Bu popülariteyi de medya ve toplumsal nostalji yoluyla inşa ettiler. Pek çok insan Rıza Pehlevi’nin istedikleri özgürlüğü ve laikliği getirebileceğine inanıyor. İran bölgesinin daha demokratik bir sisteme ihtiyacı olduğuna inanan biri olarak, ben de bu süreçte monarşist alternatife destek verdim ancak daha önce de belirttiğim gibi, bu hareketin yalnızca monarşistlerle sınırlı olmadığına inanıyorum. Biz de bu nedenle oradaydık ve farklı sesleri temsil ediyorduk. Elbette solun bir kısmı monarşistlerle yan yana gelmeyi hepten reddederek bu hareketi desteklememe kararı verdi ve bir boykot gerçekleştirdi. Ben ise son haftalardaki protestolara katıldım, raporlar yazdım ve fotoğraflar çektim. Aşağıdaki paragraflar, esas olarak İran’da internetin kesilmesinden sonra yaşananları anlatmaktadır.
Tahran’da bir ana cadde üzerinde ve otoyolun hemen yanıbaşında yaşadığım için olup biteni hemen fark etmiştim. Bir arkadaşıma mesaj attım: Burada işler değişiyor. Mesaj gitmedi. Ne arama yapabiliyor ne de mesaj gönderebiliyordum. Televizyon yayını ve uydu bağlantısı kesilmişti. Hemen pencereye koştum. Balkonlu bir evdeydim ve kapıyı açıp yukarıdan izlemeye başladım.
Bir grup protestocu, barikat kurup araçları durdurmak için ateş yakmaya ve çöp konteynerlerini tutuşturmaya çalışıyordu. Bir kadın gösterici balkonun altına geldi ve “Yaşasın Şah!” diye bağırdı ve benden de tekrar etmemi istedi. Etmedim. Tekrar bağırdı: “Tekrar et: Kahrolsun diktatör!” Bu sefer ben de bağırdım. Onlara destek vermek istiyordum ama monarşistlere katılmak da istemiyordum. Kısa süre sonra liderler bölgeden ayrıldı ve kalan mahalle sakinleri gösteriyi sürdürdü.
Aşağı inip sokağa çıktım. Gördüklerim inanılmazdı. Mahallemden yüzlerce kişi protestoya katılmıştı. Aileler, çocuklar, yaşlılar ve elbette çok sayıda genç ve ergen, hemen önümde sokak mücadelesinin içindeydi. Kendi kendime şöyle sordum: Peki ama rejim polisi nerede? Eskiden hemen gelirlerdi. Bir motosikletli cevap verdi: “Arkadaşlar, bizim bölgedeki karakol çöktü. Protestocular her yerde.”
Hem şaşırmış hem de çok mutlu olmuştum. Ben de kalabalığa katıldım ve kendi sözümü söylemeye çalıştım. Sloganlara eşlik edip diğerlerini ortak taleplerimizi dillendirmeye teşvik ettim. İnsanlar aslında özgürlük, laiklik ve normal bir hayat istiyordu. Bazıları bunu monarşistlerin sağlayabileceğine inanıyordu ve bu yüzden “Yaşasın Şah!” diye bağırıyordu.
İşte oradaydık ve arabalar da bizi destekliyordu ve o an İslami rejimin sonunun geldiğini düşündüm. Çok ilginçti. Normal bir günde asla isyancı ya da devrimci olduklarını düşünmeyeceğim bazı yaşlı insanlar gördüm. O gece hükümeti deviriyorlardı ve bense onlardan daha tereddütlüydüm.
Birden üç genç koşarak bana doğru geldi başka bir şehre gitmek için yardım istedi. O gece bunu yapmam mümkün değildi. Şöyle sordum: Polisten mi kaçıyordunuz? Onayladılar. Ben de onlara yardım ettim. Birlikte koşup yakınlardaki bir otoparka saklandık. Onları güvenli bir yere yönlendirdim. Bazı komşular yiyecek ve giysi verdi, bazıları ise korkudan yardım edemedi. O gece benimle kaldılar ve ertesi gün ayrıldılar.
Kurşunla yaralanmışlardı. Kanamayı durdurmaya çalıştık ama hastaneye gidemezdik çünkü hükümet orada öldürmek için bizi bekliyordu. Otoparka ulaştığımızda silah sesleri başladı ve az önce yanıbaşımızda olan insanlar öldürüldü.
Biri o esnada dışarıda yaşananları bana şöyle anlattı:
“Başından ve boynundan vurulan bir delikanlı gördüm. Beyni dağılmıştı ve parçaları yerdeydi. Yaşlı bir kadın başörtüsünü kullanarak beyin parçalarını topladı ve güvenli bir yere taşıdı.”
Tabii ki çocuk ölmüştü ama kadın yine de onun bedenini korumak istemişti. Başka birininse başı gövdesinden ayrılmıştı. İnsanlar parçalarını toplayıp sokaktaki demir korkuluklar üzerinde taşıdı. O da çok gençti. Birçok insan kör oldu, sakatlandı ya da tutuklandı.
Korkuyordum ve tehlikedeydim. Üç genç protestocuyu kurtarma mücadelesi veriyordum. Üçü de daha 19 yaşındaydı. Onlara neden protestoya katıldıklarını sordum. Şöyle cevap verdiler:
“Biz restoran çalışanıyız. Günde 12 saat çalışıyoruz ve sadece 11 milyon tümen kazanıyoruz. Bu şekilde yaşamaya devam edemeyiz. Ölüyoruz. Ailelerimize bakmak için restorandan yiyecek çalmak zorunda kalıyoruz. Başka genç eylemcilerin öldüğünü gördük ve biz de adalet ve özgürlük için mücadele etmek istedik.”
Bacaklarından ve sırtlarından vurulmuşlardı. O gece dondurucu soğukta bir otoparkta hayatta kalmaya çalıştık. Sık sık aklıma geliyorlar. Keşke onları tekrar canlı görebilsem.
Ertesi sabah ilk yardım malzemesi almak için dışarı çıktım. Tüm dükkanlar kapalıydı. Bir kadın beni o gün açık olan tek eczaneye götürdü. Kardeşinin vurulduğunu söyledi ve rejime karşı mücadeleyi sürdürmemi istedi. Eczaneye girdiğimde pek çok yaralı insanın malzeme almaya çalıştığını gördüm. Satıcı şöyle dedi:
“Hiçbir şeyimiz yok. Size verebileceğim tek şey küçük bir pamuk parçası ve bandaj. Eve gidin ve tuzlu su kullanın.”
O gece dışarı çıktım ve protestolara katılan daha da fazla insan gördüm. İslami rejime karşı binlerce insanın sokaklara döküldüğüne bizzat tanık oldum. Bir noktada otoyolda yürüyen binlerce insan gördüm. Silah sesleri duyuyorduk. En önde çocuklarla ergenler vardı.
“Yön değiştirin, bu çok tehlikeli!” diye bağırdım. Ama onlar durmadı. Milli marşı söylemeye ve “Özgürlük!” diye bağırmaya başladılar. Kalabalıktan ayrılıp bir duvarın ardındaki bir ara sokağa saklandım.
Üniformasız ve yüzleri maskeli polislerin silahsız yürüyen insanlara ateş ettiğini gördüm. Yüzlerce kişiden oluşan ilk hat öldürüldüğünde, diğerleri ilerlemeye ve slogan atmaya devam ettiler. Üç dört sıra protestocu bir anda kurşunlarla öldürüldü. Polis sokağı ele geçirdi ve kaçmaya çalışanları kovaladı.
Ben de kendi apartmanıma koşarak girişteki duvarın arkasına saklandım. Polis beni öldürmeye çalışıyordu. Kapıya, kapının üstüne ve pencerelere ateş ettiler. Duvara dönüp ellerimle yüzümü kapattım. Elektrik yoktu, etrafımdaki mermileri göremiyordum. Hareket edemedim. Ben kaçmaya çalışırken onlar beni öldürmeye çalışıyordu.
Doğu İran’da, sadece bir bölgede, 12 ile 27 yaşları arasında 120 kişinin öldürüldüğünü doğrulayabilirim. Bu bilgi bir hastane görevlisinin tanıklığına dayanıyor.