Nesine itiraz edeyim canım efendim

Liderin fikir değiştirmesi dün savunduklarını bugün yanlış görmesinde ne var, bu neden ihanet olsun ki. Kişiler de değişimden nasibini alamaz mı? dün doğru bulduğunu bugün yanlış bulamaz mı? Eğer bu kişi liderse böyle bir hakkın olmaz diyor Gazi.

Nesine itiraz edeyim canım efendim

Üniversite yıllarımda ev ve okul arkadaşlığı yaptığım sevgili Engin’in çok sık söylediği bir söz vardı “insanların bir eline gerçeğin ta kendisini, diğer ellerine ise gerçeğe giden yolları koymuşlar ve seçin bunlardan birini demişler insanların çoğu gerçeğe giden yolları tercih etmiş”.

Son süreç ve bu süreç sonrası Öcalan’ın açıklamaları sonrası yaşanan tartışmalara baktığımda, hele de o tartışmalarda benim oldukça geride kaldıklarını düşündüğüm kesimlerin itirazlarının bazı Anarşist arkadaşlarca da dillendirilmesi bana Engin’in sözünü hatırlattı.

Benzerini Aslı Aslan’ın Emare-Pusula Romanındaki söz de söylüyor "Hayaller sonsuz bir hiçlik iken, gerçekler can yakıcı bir zehirdi ve o zehri içmek yerine sonsuz hiçliğe koşmak daima daha doğru gelirdi."

Hâsılı gerçekle yüzleşme ve o gerçeği olgunlukla kabul etmek zordur. Peki, gerçek ne PKK askeri olarak yenildi ve askeri olarak yenilgi siyasi yenilgiyi de beraberinde getirdi. Tam da bu yüzden ortada güya bir ihanet var. Bu gerçeği görmeyen her yaklaşım müzakere sürecini ihanet olarak okuyabilir ki aslında Gazi de bir yandan ihanet diye yazsa da bu gerçeğin de pek ala farkında.

Ulusçulukların benzerliği ve Ata Kürt olarak Öcalan

Kürt ulusçuluğu ile Türk ulusçuluğu birbirine çok benzer. Çünkü ikisi de geç kalmış daha çok sömürgecilik sonrası ortaya çıkmış milliyetçilikten doğdu. Ancak kaynak aynıydı ikisi de Milliyetçiliğin ana yurdundan Fransa’dan neşet etmişti. Geç uluslaşma diye bir kavram vardır literatürde genellikle Avrupa’da Fransız devrimi sonrası kurulan ulus devletler ve ulusçuluk ideolojisi sonrası ortaya çıkan ulusçuluklar ve ulus devletler için kullanılır. Kemalizm ve Atatürk dönemi Tek Parti milliyetçiliği bu temele yaslanır. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde uluslaşma, güçlü bir orta sınıfın ve kapitalizmin doğal bir sonucu olarak sivil toplum dinamikleriyle gelişmişti. Bu uluslaşma dalgası sonrası gelişen ulus devletlerin özelliği ise ulusun devlet eliyle inşaa edilmesidir. Almanya, Japonya ve Türkiye gibi geç kalan örneklerde devlet, eksik olan orta sınıfın yerini alarak ulusal kimliği ve ekonomiyi bizzat kendisi tanımlar ve oluşturur. Milliyetçilik bu bağlamda hem birleştirici bir çimento hem de hızlı kalkınma aracı olarak ortaya çıkar. Milliyetçilik literatürü hayli geniş olduğundan bu literatüre fazla girmeyeceğim. Ama meseleye milliyetçilikle başlama nedenim ve hayal gerçek çatışmasına değinmem Liberterde Gazi Bertal’ın başlattığı, Besim Erarslan ve diğer başkalarının da onu onaylar nitelikte yazılar yazması. O nedenle bu polemik yazısı doğrudan Gazi’nin1 yazdıklarına odaklanmakla beraber diğerlerine de bir yanıt nitelikte. Milliyetçilik meselesini bu polemiğin teorik çerçevesinin nirengi noktası saydığımdan itirazımın teorik çerçevesini diğer yazılara saklayacağım. Bu yazı da amacım daha çok Gazi ile nerede uzlaşıyor nerede ayrışıyoruz onu ortaya koymak. Çünkü süreci Gazi ile benim okumam tamamı ile farklı düşünsel arka planlara yaslanıyor. Bu da çıkarımlarımızı değiştiriyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim eğer ölen siz değilseniz, sizin ailenizden birisi değilse çatışmaya, şiddete bakışınız da farklı olur. Benim de ailemden kimse bu çatışmalı süreçte ölenler arasında değildi, hatta arkadaş çevremden bile kimseyi kaybetmedim. Hatta vicdani redci bile olmadan uzun dönem asker kaçağı olarak yaşadım ve sonunda da bedelli ile bu meseleyi kapattım. Bu süreçte hali vakti yerinde ailelerin çocukları ya bildiğimiz yöntemlerle çürük raporu aldırdı, ya da askerliğini batıda tamamlattı. En yoksulların çocukları ise birbirini öldürdü. Tam da bu nedenle evlat acısı denen duyguya tanık olan biri olarak ve evlat sahibi olduğumdan kimsenin çocuğu ölmesin, anneler acıyla kavrulmasın diyorum ve eğer şu yaşanan süreç yaklaşık 50 yılı bulan acılara son verecekse ben bu sürecin yanındayım diyorum.

Hatta bu süreçte Kürtlerin egoistlik yapma yani öncelikle kendileri ve siyasi lider kabul ettikleri kişi için bir takım kazanımlar elde etmek için masaya oturmasını da anlarım. Çünkü gerçek sayısını tam bilmediğimiz ama nerede ise son yıllarda yaşanan küçük çaplı savaşlarda ölen insan sayısından daha fazla 50 bin civarında insan kaybettiğimiz, sakat kalanlar, hayatlarının en güzel olacak yıllarında hapishaneye girip buradan yaşlı, hasta ve sağlığını kaybetmiş olarak çıkanlar ya da çıkacak olanlar olduğu için ve bunların büyük bölümü de tıpkı hayatını kaybedenler gibi Kürt ağırlıklı olduğundan Kürtlerin nalıncı keserlik yapma hakları annelerinin ak sütü gibi helal diye düşünüyorum. Bu nedenle bu sürece dair “Bu iş Erdoğan’a yarayacak ona yaramasın tersine onu zayıflatsın, Kürtler CHP ve Özgür Özel’e oy versin, CHP ile aynı saflarda Erdoğan’a karşı ortak mücadele versin.” beleşçiliği ile masanın devrilmesine can atan kentli orta sınıftan bazılarına bedel ödememenin rahatlığına sahip kişiler gözüyle bakıyorum. Kısacası meseleye siyasi idealizm denen oldukça soyut bir ideolojik pencereden bakmıyorum ve oldukça pragmatist düşünüyorum. Ama tüm bu sürece dair kendimce olmasını arzu ettiklerim olmadığı, meseleye dair belli bir siyasi bakışa sahip olmadığım anlamına da

Öcalan kültü ve süreç

Öncelikle Gazi’nin bu konuda tüm yazdıkları iki eksene oturuyor-yanlış anlamalarım varsa düzeltmesinden ziyadesi ile hoşnut olurum- birincisi Öcalan’ın liderliğinin sorgusuz sualsiz kabullenilip onun her dediğini adeta emir sayan DEM çevresinin Kürtler lehine herhangi bir siyasi kazanım elde edilmeden süreç yürütmesi ve bunun neticesi Öcalan’ın, onun kuyrukçusu DEM vasıtası ile PYD’yi de Şara diktası ile uzlaşmaya zorunlu bırakarak bir anlamda Suriye Kürtlerine ihanet ettiğini düşünüyor. İkincisi de uğruna onca bedel ödenmiş bağımsızlık idealinden vaz geçilip belli haklar tanınması karşılığında Erdoğan iktidarına teslim olundu ve Öcalan bu ideallere ihanet etti,

Bütün bunların merkezinde değişmeyen bir ideal, uğruna ölünen bir fikir duruyordu. Bugün yaşanan sarsıntının nedeni bu idealden vazgeçilmesi, mücadelenin üzerine kurulduğu zeminin yok edilmesidir. Çünkü insanlar bunun siyasi bir manevra olmadığını görüyor. Kendi hayatlarını anlamlandıran idealin ve kavganın, bizzat o mücadelenin başlatıcısı tarafından terk edildiğini görüyorlar.

Bu yüzden asıl öfke bugün alınan siyasi pozisyondan çok, geçmişe dönük yaratılan anlamsızlığa yöneliktir. Çünkü insanlar sadece bugünü yaşamıyor. Kaybettikleri evlatlarını, gençliklerini, ömürlerini ve uğruna hayatlarını adadıkları idealleri de hatırlıyorlar. Bir mücadele başarısız olabilir. Yenilebilir. Hatta sona erebilir. Bir hareket yıllar içinde hedef değiştirebilir. Siyasi şartlar değişebilir. Dün savunulan şey bugün savunulmayabilir. Kabul. Ama o mücadeleyi anlamlı kılan fikrin, onu elli yıl boyunca vaaz eden kişi tarafından hükümsüz ilan edilmesi bambaşka bir kırılmadır.

Yarım asır boyunca on binlerce insanı ölümüne mücadeleye çağıran bir liderin, bugün o mücadelenin karşısına geçmesi sadece siyasi değil, insani açıdan da hazin bir durum. Kimileri buna gerçekçilik, kimileri siyasi akıl, kimileri zorunlu bir yön değişikliği diyebilir. Benim gördüğüm başka bir şey: Bir liderin düşmanı tarafından yenilmesi trajedidir; kendi hikâyesini inkâr etmesi ise ihanettir.”2

Soramadan edemiyorum Liderin fikir değiştirmesi dün savunduklarını bugün yanlış görmesinde ne var, bu neden ihanet olsun ki. Kişiler de değişimden nasibini alamaz mı? dün doğru bulduğunu bugün yanlış bulamaz mı? Eğer bu kişi liderse böyle bir hakkın olmaz diyor Gazi. En azından bence bu ifadelerden bu sonuç çıkıyor. Bu durumda ister istemez şunu sormak ihtiyacı duyuyorum sen o idealleri, o fikirleri benimsiyor muydun yani Bağımsız Kürdistan idealini benimsiyor muydun? Bunu benimsediysen bunu Anarşizmle nasıl bağdaştırıyordun? Yani Gazi bir durum tespiti yapmıyor, bunun o siyasi hareketin içindekiler tarafından algılanmasını ve bunu ihanet olarak değerlendirdiklerini söylemiyor, ben ihanet olarak görüyorum diyor. Bunu söylemek için kişinin o fikri sahiplenmesi gerekir. Mesela ben hep Kürtlerin Türklerle ya da Anadolu’da artık kendilerini Türk olarak gören diğer haklarla eşit olmasını savundum ama bunun bir ulus devletle taçlandırıldığı, ayrı bir ulus devlet ideali olan Bağımsız Kürdistan fikrine ise tam da Anarşist olduğum için soğuk baktım. Denebilir ki “sen kimsin cürmün kadar yerin var, bir halk bunu istemişse o halkın mensubu olmayan biri olarak senin bu fikre karşı çıkman saçmalık”. Buna elbette cevabım var ama öncelikle tam da böyle baktığım için Kürdistani denen yani Bağımsız Kürdistan yani dört ülkedeki Kürtlerin ortak ulus devleti olarak bağımsızlık idealine inananlar nezdinde bu ideale soğuk baktığım için beni milliyetçi olarak tanımlandım. İroni bu ya tanımlayanların kendisi milliyetçi.

Ben bir Anarşist olarak yaşadığım ülkedeki ulus devletin de, dünyada ki ulus devletlerin de ortadan kalktığı bir dünya İstiyorum, kendi yaşadığım coğrafyadaki ulus devlet ve onun zulmü yetmiyormuş gibi bir de üstüne yeni bir ulus devlet talebine sıcak bakmam, bu ideali paylaşmam siyasi konumumla ters düşer. Bu nedenle bir Anarşist olarak Milliyetçilik denen şeye de onun Ulus Devlet istemine de tamamı ile karşıt konumdayım. Kendi adıma Kürt Halkının özgür olmasını ayrı bir devlet kurması olarak anlamıyorum. Özgürlük kavramım hem içsel hem dışsal. İçsel olarak özgürlük öz gerçekleştirim. Ama dışsal manada özgürlük tüm tahakküm ilişkilerinden, başta da devlet denen siyasal oluşumun tüm formlarından özgürleşmeyi ifade ediyor. Eğer kendi siyasal konumumla ters düşmemek milliyetçilik ise evet Anarşizmin “milliyetçisi”yim, bu cümlenin bir oksimoron yani kendi kendini yalanlayan bir çelişki olduğu da açık. Bu nedenle bir Kürdistaniyle bir Türkistaniye eşit mesafedeyim .Turan ideası ne ise Kürdistan ideası da aynı benim için. Turancılara sempati duymayan biri olarak Kürdistanilere da sempati beslemiyorum, bunların tamamı yanlış bir soyutlama bana göre. Bu meseleyi ayrı bir yazıda ele alacağım bu yazıda bu olguya sadece kendi pozisyonum temelinde değinmiş oldum. Ama şunu diyebilirler belki Kürt halkı istiyorsa sana söz düşmez. Bir şeyi çoğunluğun istemesi ya da onaylaması onun haklılığına kanıt değildir. Bu düşüncenin adı konformizm ama daha anlaşırı ile kitle kuyrukçuluğudur ve bu anlayışı benim gibi bir özgürlükçünün benimsemesi söz konusu dahi olamaz.

Buna başka bir örnek daha. Mesela bekâret konusunda toplumun çoğu benzer düşünüyor, ee halkın çoğu istiyor diye buna bende mi uymalıyım, bu kadın düşmanı adaletsizliğin şahikası namus anlayışını, bu baskıcı zihniyeti halk istiyor diye desteklemek zorunda değilim. Halk neylerse güzel eyler diyenlerden değilim bu nedenle de Kürt halkı benim nezdimde kötü bir talepte bulunuyorsa buna karşı çıkma hakkım vardır. Elbette bana soracak değiller, kurma imkânı bulduklarında ben desteklesem de desteklemesem de kuracaktırlar, bu onların meselesi şüphesiz, ama benim de böyle bir mücadeleyi desteklememe hakkımı da kimse elimden alamaz. Dediğim gibi şu meşhur ezilen ulus milliyetçiliği saptamasını tartışmayı ayrı bir yazıya bırakıyorum.

Asıl meseleye gelirsek, Gazinin tüm bu söylediklerine tek bir tespitle itiraz edeceğim: Yanlış. Yani Gazi olguları, konjonktürü, dünyadaki altüst oluşları dikkate almadan salt aktörler üzerinden bir anlatı kuruyor. Dahası sürecin gelinen noktasında süreç neden buraya geldi, PKK neden sorgusuz sualsiz “Önder Apo” ya itaat edip kendisini tasfiye sürecine girdi. Bu süreçte yapılan tüm o ideolojik yığınak temelde yanlış mıydı? sorularını sormadan sahayı yanlış hatta belli bir ideolojik bagajla okuyor kanımca.

O yüzden de süreç meselesini çok boyutlu okumadıkça yanlış sonuçlar üretip meseleye salt aktörler düzleminde bakmanız kaçınılmazlaşır ve o zaman da Gazi gibi, ihanet dersiniz.

Liderin bile düşüncelerini değiştirme hakkı vardır

Öncelikle Gazi’yle tamamen farklı düşünüyorum bir siyasi ideal eğer yanlışsa, hatalı bir şekilde teşekkül etmiş ise buna en başta bu fikrin kurucusunun çıkıp “bu fikirlerim hatalıymış bunu zaman içinde düşüncelerim olgunlaştıkça fark ettim ve bugün o fikirleri artık savunmadığımı belirtmeliyim.” Demesinden daha doğru bir şey olamaz. Elbette buna dair yaşanan hayal kırıklığı hissi anlaşılabilir, birileri çıkıp “sen davamıza ihanet ettin” de diyebilir ama bunu diyecek son kişi bir Anarşisttir. Bana göre bir Anarşist için bağımsız Kürdistan kavramı daha en baştan reddedilesidir ve bu nedenle de bu düşüncenin terkedilmiş olması bir Anarşisti memnun eder bence. Alman Anarşistler Hitler yaşasaydı ve çıkıp kamuoyuna “Yanılmışım Nazizm yanlış bir ideolojiydi ben bu düşüncelerimi terk ettim artık onları savunmuyorum” dese Anarşistler “vaay hayin, sen nasıl bunu yaparsın sen bu ideallerine ihanet ettin “ mi derdi yoksa “bunu demen iyi bir şey ama bu seni işlediğin suçlardan muaf tutmaz, bu suçlarının hesabını vereceksin “ mi derdi. Bence kesinlikle ikincisini söylerdiler. Apo’nun açıklamalarını da eski düşüncelerinden vazgeçtiğini belirtmesini olumlu buluyorum, ama insanların ölümünden sorumlu olarak bunun hesabını vermesini, o genç partizanlara “kardeşlerim ben hayatınıza kastettim bu fikirlerimle, benim hararetle savunduğum bu fikirlerim için ağır bedel ödediniz hepinizden özür dilerim bana söyleyeceğiniz tüm kötü sözlerde de haklısınız.” Demesini isterdim. Eğer illa ihanet kavramını kullanacaksak asıl ihanet bu özrü net bir dille söylememesidir. Kaldı ki o insanlar bu fikirlere sırf Öcalan savundu diye inanıp ölmediler. Onları bu sürece götüren şeyleri çok iyi biliyoruz. Ve dahası Öcalan söyledi diye bu idealden de vazgeçtiklerini hiç sanmıyorum. Açıkça dillendirmeseler de içlerinden hâlâ bu ideale sadakat besliyor olabilirler.

Ve en önemlisi Öcalan bağımsız Kürt devleti idealini daha en baştan terk etti. O dönemde bu konuda hiç kalem oynatmayan Gazi, nedense şimdi pes perdeden yazıyor. Bence Öcalan’ın son açıklamalarında asıl şok edici olan kimlik siyasetini, buna bağlı tanınma politikalarını da terk ettiğini açıklaması oldu, çünkü geldiği son teorisi olan dillendirdiği Demokratik Ulus söyleminin bile gerisinde kalan ve Kürtlerin devlete koşulsuz entegrasyonunu içeren bir nokta. Bu entegrasyon sonucunda Kürtler Öcalan’a bakılırsa dolaylı olarak tanınmış olacak. Anlaşmaya bakarsak ve Öcalan’ın söyleminden çıkan sonuç silahla elde edilemeyen ve ulusun diğer asli öznesi olmayı içeren süreç siyasi mücadele ile elde edilecek. İşte tam burada ciddi bir güvensizlik var çünkü Öcalan’ın kanatları altına girmiş, “Önder”in her sözünü adeta yasa sayan bir siyasi hareket bu hakları nasıl alacak ki? Şu anki kamuoyu anketlerine bakılırsa çatışmalı sürecin bitmesi ve DEM’in Öcalan’ın talimatları doğrultusunda sergilediği uyumlu politika DEM’e güç katmak bir yana onu zayıflatıyor, oy oranları yüzde 10’un altında ve Yüzde yedi ila yüzde dokuz arasında salınıyor. Bu halde iken artık gangrenleşmiş Kürt Sorununu siyaset nasıl çözecek. Bu bakımdan Gazi’nin sıfır toplamlı oyun tespitine tamamı ile katılıyorum. Ve evet ben de Öcalan’ın rehin olması v e PKK’nin askeri yenilgisi nedeniyle tüm bu görüşmelerin sıfır toplamlı oyun olduğu kanısındayım.

“Bu tür barış süreçlerinin tehlikeli yönlerinden biri de mağdurun susması üzerine kurulmasıdır. Sadece taleplerin törpülenmesini değil, geçmişin de susturulmasını içerir. Mağdur olan tarafa, konuşma hakkı çoğu zaman sadece belli sınırlar içinde tanınır. Geçmişin acıları, bastırılmış hakikatler, devlet şiddetinin bilançosu dile getirilmek istendiğinde, “barış sürecine zarar verme” tehdidi devreye girer. "Geçmişi kurcalamayın", "önümüze bakalım", "şimdi barış zamanı" gibi kestirip atmalar hakikatin üzerini örter. Mağdurdan istenen rol şu olur: Talepkâr olma, geçmişi unut, sana tanınan sınırlı haklara razı ol.”3

Şu anki konum Gazi’nin “Talepkâr olma, geçmişi unut, sana tanınan sınırlı haklara razı ol.” konumu ve Masanın diğer aktörü hem kendi yarattığı “Önderlik” söyleminin hem de uluslararası aktörler tarafından terkedilmekten kaynaklanan yenilmişlikten dolayı daha fazlasını talep edebilir konumda değil. Türkiye’nin en büyük korkusu olan İsrail de şimdilik Trump tarafından sınırlandırıldığından ve en büyük koz olan Rojava konusunda da şu an saha Türkiye açısından kabul edilir bir sınırlanmışlıkta olduğundan, sürecin ana öznesi sahayı belirleyeni de Türk devleti.

Ama işte meselenin ihanet olarak yorumlanmasını da güçleştiren tam da bu yenilmiş olma durumu. Hal bu olunca Öcalan’ın kendi açısından rehin görüntüsü vermemek için başvuracağı durum da tam da bu değiştim söyleminden başka bir şey değil. Yani Öcalan bu söylemleri gerçekten değiştiği bunlara can-ı yürekten inandığı için mi yoksa rehin olduğu için mi inanıyor bu belirsiz.

Gazi ile şu tespitte de örtüşüyorum:

“Kürt özgürlük hareketi denilen devasa gücün lideri ve müzakerecisi sıfatıyla konuşuyor. Yaptığı açıklamalar, özgürlük imkânını genişletmek yerine alabildiğine daraltıyor; neredeyse her sözü, her talimatı iktidarın elini güçlendiren kapıları aralıyor. Başından beri savunduğu temel yaklaşım, Kürtlerin bulundukları devletlerle entegrasyona razı olması. Bu da hakların genişlemesi değil, tersine kısıtlanması anlamına gelir.4

Öcalan’ın bunu yapması yeni değil bunun olacağı daha yakalanıp uçağa bindirildiği gün belliydi. Burada esas sorun Öcalan’ın kendini önemseyen, kendi selametini önce gören tutumu değil, asıl sorun Kürt Siyasi hareketinin bizzat kendisinin siyasi kader varoluşlarını Öcalan’a bağlayarak topyekûn Öcalan’ın rehini olmayı kabul etmesi. O yüzden Gazi’yle esas burada ayrışıyoruz. Bir hareket daha en başından kendini rehin bırakırsa kaybetmeye mahkûmdur. Kürt siyasi hareketi de Öcalan’a kerameti kendinden menkul önder olarak kendi siyasi iradesini teslim ettiği gün kendisini fesh etti. PKK kendi siyasi iradesini hem Öcalan’a hem de ABD’ye terk ederek adına savaştığı halktan koptu, HDP-DEM çizgisindeki Kürt Siyasi hareketi de kendi siyasi iradelerini “Önder”e teslim ederek temsil ettiği halka sırtını dönerek onlardan koptu. Ve halkın kendisi de bu Önderlik mitosuna inanıp Öcalan’dan bir Atakürt üreterek iradesini bir kişiye bağladı. Ama gene de bu sayılan aktörlerden farklı olarak en az rehin olan halkın kendisi, çünkü Önderin AKP’ye oy verin anlamına gelecek çağrılarına kulak vermeyip Erdoğan’a oy vermediler (umarım bu kez de beklentiye uygun davranırlar) Tam da bu nedenle bu halk kendini kendisi özgürleştirecek. Esas siyasi özne temsilciler değil temsil edilen olacak. Kürt coğrafyası kapitalizme entegre oldukça politize olmuş bir halk olarak siyasi olarak anti-kapitalist mücadelenin ana aktörü olacak ve kuvvetle muhtemel Türkiye de CHP ve PKK gölgesinden yani Kemalizmlerden kurtuldukça, bu topraklar gerçek manada sol siyasetle tanışacak. Bu süreçte Kürt coğrafyasındaki yoldaşlarımızda daha fazla siyasi imkân bulabilir. Tam da bu yüzden sadece aktörler üzerinden yapılan siyasi okumalar eksik hatta yanlış olur.

Gazi ile nerede tam ayrıştığımızı gösterdikten sonra onun neden süreci yanlış okuduğunu da bir sonraki yazı da ele alacağım. Çünkü sanırım Gazi ile taban tabana zıtlaştığımız nokta gömleğin iliklerinin daha en başından yanlış iliklendiği tespiti olacak.

Not: Gün Zileli’nin blogunda Gazi Bertal başlıklı bir yazı var, ancak aynı yazıda Gün Zileli imzası da var bu nedenle o yazının Gazi tarafından mı yazıldığı yoksa Gün Zileli’nin Gaziye ithafen mi yazdığına karar veremedim. Eğer Gazinin yazısı ise o yazıdaki fikirler ile Liberterdeki makalelerdeki fikirler arasında fark var.

1 Gazi ile birbirimize ismimizle hitap edecek bir tanışıklığımız muhabbetimiz var, birbirimizi eskiden beri tanırız. O yüzden yazı boyunca Gazi diyeceğim.

2 Gazi Bertal, İki Örnek Üzerinden Lider İhaneti https://liberter.org/iki-oernek-uzerinden-lider-ihaneti

3 Gazi Bertal, Rojava Öcalan’ın Kırmızı Çizgisi mi? https://liberter.org/rojava-ocalanin-kirmizi-cizgisi-mi?

4 a.g.m