Tutkuların terso teorisine giriş

Queer teori açısından unutulmuş ilk öncüllerden biri kuşkusuz Fransız ütopyacı sosyalist Charles Fourier’dir. ... Fourier tikelin filozofudur, özneden kozmosun birliğine giden ışıltılı yolu yeniden inşa etme çabasındadır. Ama düş gücüne, oyuna, şölene, sarhoşluğa ve karnavala mutlak alan tanıyarak.

Tutkuların terso teorisine giriş
Charles Fourier

Özellikle Stonewall Ayaklanması sonrası queer teoriye yönelik gayret günümüze dek artarak gelmiştir. 20 yüzyıl başında devrimci avangart sanatçı kuşağı (dada, sürrealizm, dışavurumculuk, cobra vb) içinde Claude Cahun, Toyen (Marina Chevminova), Rene Crevel, Leonora Fini, Kenneth Anger, Sonja Ferlov Mancoba gibi isimler sanat ile siyaset, beden ile hiçlik arasında yeni uzaylar yarattılar. 60'lı yıllarla birlikte sanat alanından verilen ilk işaret fişekleri toplumsal hareketlere ve örgütlenmelere doğru yol açtı.
Queer teori açısından unutulmuş ilk öncüllerden biri kuşukusuz Fransız ütopyacı sosyalist Charles Fourier’dir. O tüm evreni bütünsel bir senfoni olarak tasarlamış ama bu bütünde her parçayı hayati önemde saymıştır. Farklar, ayrılıklar, kaçış çizgileri, ayrıksılar, biçimsizler, abject oluş vb her eğilim onun için kıymetlidir. Fourier, bu senfoniyi bedeninin ve ruhunun tüm algıları ile hissetmiş; işitmiştir. Bütün tutkuların en başına; hepsini kapsayan ve çağıran Birlikçi ideali koyması tesadüf değildir.
Çabası, uygarlığın dağıttığı birliği, yani insan yaşamının da dâhil olduğu evrensel birliği yeniden tanzim etmeye çalışmaktır. Tüm ihtimalleri düşünmek, her şeye kafa yormak, ayrıntıları hesaplamak, alternatif modeller üretmek ister. Listeler çıkarmak, indeksler dökmek, Pisagorcu matematik hesaplarına soyunup sıralamayı, bölümlemeyi, haritalamayı çok sever. Bu açıdan o erken bir Derridacı yani bir fark filozofudur.
Tutkuların filozofu bu yüzden en azından 3000 yıllık bir gelişim haritası çizmekten çekinmez. Bu haritayı çizerken de felsefi geleneğe ya da modern dünyanın kaosuna doğurduğu bilgilere tamah etmez. O ‘insanın idrak gücünü yeniden oluşturma’ peşindedir. Şemaları, planları asla iktidar istencine ya da pozitivizme dayanmaz. Fourier; tikelin filozofudur, özneden kozmosun birliğine giden ışıltılı yolu yeniden inşa etme çabasındadır. Ama düş gücüne, oyuna, şölene, sarhoşluğa ve karnavala mutlak alan tanıyarak.

Başta; ahlak, toplum ve kurallarıyla köprüleri atar. Çoğunluğun boğucu sesini kısıp, birer tutkulu özne olarak, insanın melodisini öne çıkarır. Ve tek tek öznelerden yola çıkıp tüm yaşamı kapsayacak yeni bir dünyanın imgesini kurar. Mimari, karvanal hayat, kadın hakları, kolektif ekonomi, cinsel özgürlük, sanatın hayat haline gelmesi, işin oyun haline getirilmesi, çocuk eğitimi, doğa ile barışma, teknik ile barışmaya dek. Bir kum tanesinde evreni görebilen bir derviş tavrıyla. Okulsuz, kilisesiz, polissiz, yasaksız bir dünyaya değin… Her şeyin başında zevk olan; kıtlığın değil bolluğun dünyası.

Can sıkıntısının değil, şenliğin hâkim olduğu bir dünya. Yaşamın tümünü ele geçirmeye soyunan devrimci bir çaba.

Tutkuların metafiziği ve eylemi

Fourier tüm evrene; matematikle sevgiyle musikiyle tutkuyla bağlı bir felsefe taşı olarak ortaya koyar. Kuşkusuz metafiziktir bu kavrayış, ama farklı türde bir metafizik. W. Benjamin’in ‘dindışı aydınlanma’ olarak adlandırdığı biçimde bir metafizik. Akla karşı tutkuyu ve çekimin simyasını koyan, ama bunu yaparken de azizlere, kiliselere ihtiyaç duymayan bir metafizik. Simgelere, matematiğe, şansa, armoniye ve baştan çıkartmaya açık bu metafizik ile Gnostizm, özgürlükçü Kabala, Heretik gelenek ya da İslam inancındaki Bâtınilik (queer Kalenderi dervişleri) ile köprüler kurmak mümkündür. ‘Sadece oyun, kutsallığı ortadan kaldırabilir, tam özgürlüğe giden yolu açabilir. Bu yıkım ilkesi, iktidara hizmet eden her şeyin anlamını değiştirme özgürlüğüdür: Örneğin, Chartes Katedrali’ni bir lunaparka, bir labirente, bir atış kulübüne, hayali bir manzaraya dönüştürme özgürlüğüdür.’
Raoul Vaneigem/Gündelik Hayatta Devrim (Ayrıntı Yayınları). Yani; çilekeş, tefekküre ya da beklentilere dayalı değil; pratik bir felsefedir Fourier’in öne sürdüğü. Şimdiden, hatta gündelikten yola çıkıp tüm hayatı ele geçirmeye soyunan bir tutku felsefesi.

Bir yanıyla Marx’tan, Kroppotkin’den ya da Nietzsche’den önce ortaya konmuş bir eylem felsefesi. Varoluşun temeline emeği değil hazzı koyan büyük ütopyacı, Mc Kenzie Wark’ın haklı çözümlemesiyle toplumsal düzenin merkezine insan tutkularını yerleştirmiştir. İnsan doğası nasıl tek tip, form, biçim değilse arzu da sonsuz çeşitlilik içindedir. Ama bu erken psikanaliz arzuyu bastırılacak bir utanç ya da toplum dışı bir öğe olarak görmez; tam tersine o bireysel ve toplumsal yaratıcılığın özündedir. Çünkü insan çoktan düşmüş-düşkünleşmiş; dünyasını da yalanlar ve baskılar üzerine kurmuştur. Eğitim ile aile ile ahlak ile yasak ile zehirlenmiştir. Kendini baskılamaya hayat demiş; zincirlenmeye toplum kuralları adına sessiz kalmıştır. Fourier’in yalvaç sezisi ile bütünlüğü bozulmuş, varlığı yarılmıştır. Bu durum içinde; var olan düşün geleneklerinin peşinden gitmek, sadece insan doğası üstüne düşünce üretmek; yalanlar dünyasının ortağı olmak demekti. Ama kuşkusuz Fourier silme dürüst ve cüretkâr bir adamdı. Hep yek kalmak pahasına inandığını; doğruyu söyledi. Onun için bu dünya bir ‘sefalet ve sahtelik labirentiydi’.

Uygarlığın, zamanına kadar yapılmış en köktenci eleştirisidir Fourier, ki bu eleştirinin yıkıcılığı bugün bile gücünden çok fazla şey kaybetmemiştir. Bilimin putlaştırılmasına, ilerleme felsefesine, sanayileşme yalanlarına karnı toktur: Fakirlik, bolluk uygarlığında doğmuştur. Endüstriyel gelişmeler bile bahtsızlık tohumlarıdır… Uygarlıkla, toplumla, gelenek ile arasına koyduğu bu mutlak mesafe, felsefesinin eylemci yanını ufaltmaktan çok büyütmüştür. Ama burada modernliğin hâkim kodlarının düşünce ufkunda açtığı bir yanılgıya düşmeyelim. Fourier eylem felsefesi bir çeşit politikaya açılmaz. Tam tersine sonuna dek anti-politik kalmayı tercih eder. Hiçbir ideolojiyi ya da politik hareketi düşüncesine dayanak yapmaz, hatta onlara göndermede de bulunmaz. Bütün felsefesi büyük bir reddiye üzerine kurulmuştur.
Bu yüzden Fourier’yi, orta sınıf hayalci, felsefesini de salt hedonizm olarak ilan edip kenara atmak, uygarlığın rasyonalitesine uygundur. Burada tek sorun ise, hücre gibi konutlarda yaşayan, işe teslim olmuş, çoğunluğun sapkınlığını ahlak olarak benimsemiş, yasakları çiğnemeyen, gülmeyen, oyunun sihrinden, aşkın o sarsıcı yüceliğinden uzaklaşmış ve gerçeklik terörüne teslim olmuş yığınların varlığıdır. Çünkü son tahlilde felsefenin tek amacı insanların mutluluğudur. Herkesin kişisel tamlığına, bütünselliğine ulaştığı, yani kendi olduğu olası bir dünya; kuşkusuz hedonist bir dünya olacaktır. Özgürlük, zorunluluğun önüne geçebilirse, baştan çıkarmanın büyüsü tüm hayatın yeniden şiir olarak yaşanacağı bir dünya muştulayacaktır: ‘Elimizdeki tek şey zevktir ve bu her şeyin üzerindedir. Zevk ölçülemez, sayılması da mümkün değildir, aslında doğası gereği aşırıdır. (Sandığımızın aksine yanlış olan fazla zevk almak değil, yeterince zevk almamaktır.)’ Roland Barthes-Sade / Fourier / Loyola (çev: Gözde Genç)
Sihrini kaybetmiş, tüketime adanmış, ruhsal olanı çoktan dışlamış bir dünyada Fourier’nin tutkulu düşlerinden bahsetmek anlamsız görülebilir. Ama hala hayata, evrene ve aşka inanıyorsak Fourier’nin iki yüzyıl önce söylediklerine geri dönmek kaçınılmazdır. Eğer; yeni bir uygarlığa, Lautreamont’un herkesçe yazılacak şiirine ya da Debord’un ayrılığın eleştirisine gireceksek, kat edeceğimiz ilk geçit kuşkusuz Fourier’nin Birlikçi idealidir.
İstanbul-Eşrefpaşa (2009-2026)