Okyanusun ortasında özgür bir ada: Tristan da Cunha
Anarşizm konulu tartışmalarında şu soru sıkça sorulur: “Peki bu fikir nerede gerçekleşti, nerede bir işe yaradı?”
Sorunun cevabı olarak genellikle 1936 İspanya’sı ya da 1921 Ukrayna’sı örnek gösterilir. Oysa Güney Atlas Okyanusu’nda çok daha farklı ve çarpıcı bir deneyim sunan küçük bir ada örneği var: Tristan da Cunha.
Britanya'nın denizaşırı toprağı sayılan ada, aynı zamanda kara parçasına en uzak ve en izole ada olarak bilinir. 2019 verilerine göre 250 kişinin yaşadığı yaklaşık 100 km2 ölçeğindeki bu adada yerleşim sadece bir köyle sınırlı. Adanın "başkenti" de sayılan bu köyün adı biraz uzun: Edinburgh of the Seven Seas (Yedi denizin ötesindeki Edinburgh gibi bir şey).
1937 yılında Norveçli bilimsel keşif heyetiyle adaya gelen Peter Munch, burada karşılaştığı toplumsal düzen karşısında şaşkınlığa uğrar. Çünkü ada halkı, yüz yılı aşkın süredir [bir tür] anarşist ilkeler doğrultusunda yaşıyordu. Adada hükümet yoktu. Polis yoktu. Para kullanılmıyordu. Herhangi bir reis, yönetici ya da otorite temsilcisi de bulunmuyordu.
Munch gözlemlerini şu sözlerle aktarıyordu:
“Özgürlük ve anarşi ilkeleri, Tristan toplumunda özgür kadın ve erkeklerin gönüllü uzlaşmasına dayanan bir toplumsal düzen hâline gelmişti. Böyle bir toplumda otorite, denetim ya da herhangi bir resmî veya gayriresmî yönetim yalnızca gereksiz görülmüyor; aynı zamanda bireysel haklar açısından bir tehdit olarak algılanıyordu.”
Tristan halkı bilinçli olarak ütopya kurmak amacıyla bir araya gelmiş insanlardan oluşmuyordu. Farklı kökenlerden, farklı inançlardan gelen kişilerdi bunlar. Kimi gemi kazalarından kurtulmuştu, kimi eski balina avcısıydı. Yıllar boyunca adaya sürüklenmiş insanların oluşturduğu bu topluluk, zaman içinde kendiliğinden gelişen bir dayanışma düzeni kurmuştu.
“Tristan da Cunha’nın küçük ve kendine özgü topluluğunda eşitlik, özgürlük ve bireysel onur; karşılıklı yardımlaşma, hizmet paylaşımı ve armağan kültürü üzerinden kurulan insan ilişkileri içinde hayat buluyordu. Toplumsal düzen, geleneksel geçim ekonomisinin etrafında şekillenen dayanışma üzerine kurulmuştu.”
Belki de asıl dikkat çekici olan şuydu: Anarşi burada bir teori veya ideoloji şekliyle değil, gündelik hayatın doğal örgütlenme biçimi hâliyle yaşanıyordu.
1892’de adaya gelen İtalyan Andrea Repetto, okuma yazma bilen birkaç kişiden biriydi. Britanya yönetimi bunu fırsat bilerek resmî yazışmaları “Andrea Repetto, Baş Adam” ya da zaman zaman “Vali” hitabıyla göndermeye başladı.
Ancak yıllar boyunca hiçbir mektuba cevap gelmedi. Sonunda postaların açılmadan bir kenarda durduğu ortaya çıktı. Repetto bunun nedenini şöyle açıklıyordu: “Adada bir yönetici ya da vali olmadığı için, hiç kimse bu mektupları açma yetkisini kendinde görmedi.”
Britanya hükümetinden bir yetkili 1903 yılında şaşkınlığını şu sözlerle dile getiriyordu:
“Bu medeni çağda böylesine sıra dışı bir durumun var olması hayret verici. Adada hiçbir otorite bulunmuyor ve Tristan halkı, herhangi bir kişinin diğerlerinden daha etkili sayılmasına açıkça karşı çıkıyor.”
Peter Munch’un aktardığına göre adada yaşayanların hafızasında ciddi bir suç olayı ya da fiziksel kavga dahi yoktu.
Tristanlılar Bakunin, Kropotkin ya da Emma Goldman okumuş insanlar değildi. Muhtemelen kendilerini hiçbir zaman “anarşist” olarak da tanımlamadılar. Buna rağmen geliştirdikleri toplumsal yaşam biçimi, anarşist düşüncenin temel ilkeleriyle büyük ölçüde örtüşüyordu.
Yine de Tristan da Cunha deneyimi, anarşist hareket içinde bile fazla ilgi görmedi. Belki de insanlar başarısız örneklere o kadar alışmıştı ki, sessizce işleyen bir başarıyı fark edemediler.
1933 tarihli The World’s Loneliest Island belgeselinde ada halkı için şu ifadeler kullanılıyordu:
“Halk ortaklaşa, sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürüyor. Fiziksel olarak güçlü ve dayanıklılar. ‘Medeniyetin’ beraberinde getirdiği pek çok hastalıktan uzakta yaşıyorlar. Adayı ziyaret eden sağlık görevlileri, Tristan da Cunha’nın muhtemelen dünyanın en sağlıklı yeri olduğunu söylüyor.”
Kaynak: Ian McBone’un sosyal medya paylaşımından derlendi.