Çiftçinin karnını açmışlar...
"Seneye, seneye..." diyor çiftçi. Bu sene hastalık gelir, buğdayın yarısı gider, öbür sene don yapar, kirazın hepsi gider. Kuraklık, dolu, sel falan derken çiftçi hep seneye daha iyi ürün alacağız diye umut eder. İyi geçen bir senede de bu değişmez. Seneye de böyle iyi giderse daha bile fazla kazanırım diye, gider seneye kazanacağı parayla ödeyeceği kredi çeker, yine batar.
Çiftçi ölmüş, karnını açmışlar, içinden kırk tane 'seneye' çıkmış.
Böyle bir atasözümüz var. Tabii ki bugün Anadolu, köylü, çiftçi temalı her şey gibi sefaleti çağrıştırıyor. Ama ben altını kazıyıp başka bir şey bulacağım. Evet, çiftçi hep sefil ama bu, sadece kapitalist ekonominin, feodal düzenin ya da kölelik sisteminin koşullarında çalışan, emeğinin karşılığını alamayan tarım işçisi için geçerli değil. Hangi sistem altında çalışırsa çalışsın çiftçi hep sefil olacaktır! Geçmişte ve gelecekte, ezelden ebede.
"Seneye, seneye..." diyor çiftçi. Bu sene hastalık gelir, buğdayın yarısı gider, öbür sene don yapar, kirazın hepsi gider. Kuraklık, dolu, sel falan derken çiftçi hep seneye daha iyi ürün alacağız diye umut eder. İyi geçen bir senede de bu değişmez. Seneye de böyle iyi giderse daha bile fazla kazanırım diye, gider seneye kazanacağı parayla ödeyeceği kredi çeker, yine batar. O kredilere teminat gösterilen tarlalar da yavaş yavaş, çifçilik değil de başka türlü bir oyun oynayanların elinde birikir, ama orası apayrı bir konu.
Tarım zaten belli bir mevsimde tohum ekip çıkmasını beklemek olduğu için senelik dönen bir şey. Her sene bir beklentiye girmek, bir yatırım yapıp karşılığını ummak insanları belli bir dünya görüşüne sokuyor. Başlıktaki atasözü o zaman farklı bir şey söylemeye başlıyor: doğanın manipülasyonu hiçbir zaman kesin sonuçlar vermez. Makine değil ki bu benzin koyup kinetik enerji alasın, elektrik koyup ışık alasın. Çok fazla etken faktör ve bunların arasında sayısız ilişkiler var. Bütün bunları anlamaya, kontrol etmeye çalışmayı bırak.
Tabii ki devlet, tarım mahsülleri ofisi, kooperatif, sendika veya adı daha konulmamış yepyeni bir oluşum, zayıf geçen seneler için mağdur olan üreticileri telafi edecek desteği ve sübvansiyonu verebilir. Gıdalar zor geçecek yıllar için depolanır ve hakça dağıtılır. Bütün ziraat bilimi zaten ilaçlarıyla, gübreleriyle, barajları, sulama sistemleriyle bu senelik sonuçları garanti altına almak için uğraşıyor. Tarım temelli medeniyetimizi kimseyi mağdur etmeyecek bir düzene sokabiliriz.
Ya da...
"Günü yakala", "anı yaşa" "hayat bir gündür, o da bu gündür" gibi fikirler, şiirler hep heyecanla karşılanıyor. Bütün varlığı, hayatı tarım üstüne kurulu, bir tohum ekip aylar hatta yıllar sonra ürününü almak üzerine kurulu bir medeniyette bu yabanın çağrısı, iler tutar yanı olmayan bir saçmalık olarak çöpe atılması gerekirken nasıl bu kadar yankı buluyor? Neden kenara kaldırıp unutulacağına bir taraftan çıkıp duruyor, her telafuz edildiğinde bir yerimizi gıdıklıyor? Çiftçi bir an için 3 ay, 6 ay, 12 ay ve 72 ay sonrasını düşünmeyi bırakıp günü yakalamaya kalksa, hem kendisi hem de bütün insanlık aç kalır. O zaman şöyle mi değiştirelim: "Günü yakala, yarın yokmuş gibi yaşa! Çiftçi sen hariç! Sen git tarlanı sür!"
Ya da...
Belirsizliği kabul ederiz. Medeniyetin en temelindeki üç koyup beş alma peşindeki tüccar ilkesini değiştiririz. Yoksa bütün hayatımızı seneye seneye diye harcarız. Sadece çiftçi değil, bütün insanlık olarak. Renksiz, yavan.
Benim anladığım doğal tarım bunun peşinde koşmaktır. Seneye alacağımız tahılın değil, on seneye yiyeceğimiz meyvenin de değil. Otuz yıl sonra ağaçlarının arasında koşacağımız, kendi hayatını yaşayan bitkilerden meyveleri koparacağımız, içinde bize de yer olan bir yaban ortamı yaratmak. Evet, günü yaşamak için otuz yıl ileri bakıyoruz.