Tragedyadan Komedyaya (Kolonyalizme karşı mücadelede ahlaki üstünlük ilkesi)
Nasıl ki tek ülkede sosyalizm hayali uzun vadede yenilgiye ve planlamacı bürokratik devlet kapitalizmine dönüştüyse 21. Yüzyılda lokal anti kolonyal kurtuluş savaşlarının kolayına mümkün olmadığını mümkün olsa da büyük yıkım ve katliamlara neden olabilecek potansiyeller içerdiğini ve bu savaşların sonuçları itibarıyla yoksul çoğunluğun hiçbir talebini karşılayamadığını ya da onları asla kurtaramayacağını düşünüyorum. Küresel dünyada hakların kurtuluşlarını ya da asimilasyona, sömürgeciliğe karşı mücadelelerini de küresel ya da en azından bölgesel ölçekte düşünmekte yarar var. Tabi bu sadece savaşsız çıkış için bir öngörü ve asla halkların kaderlerini tayin hakkının üstüne koyulacak bir dayatma değil
Meclise gelen iktidar ve muhalefet milletvekilleri dahil herkesten kaçırılarak gelen içeriğini sadece istihbaratın başının, “Türklerin başının” ve de Kürtlerin başının” bildiği söylenen yasa muhtemelen bu yazı yayınlandığında jet hızı ile kabul edilip meclisten geçmiş olacak. Değerli gazeteci Ragıp Duran’ın başkalarından alıntılayarak kullandığı tabirle söylersek ortadaki tımarhane felsefesine aklını ve vicdanını kaptırmamış olanlar zaten burada murat edilenin ne olduğunu çok net olarak görmekteler. O yüzden detaylara girip mantıksız izansız açıklamalara mantıklı ve izanlı yanıtlar vermeye çalışarak enerjimi boşuna tüketecek değilim. Neredeyse ikinci yılını dolduracak olan süreç başladığından bu yana geldiğimiz noktada sürecin başlı başına Orta Doğu coğrafyasında belli bir noktaya varan Kürt ulusal mücadelesini ya da (nötr bir anlamda) aydınlanmasını Abdullah Öcalan üzerinden kontrol etmek hareketin diğer paydaşlarını ya da özne olabilecek bileşenleri tasfiye ederek bu alanı devlet politikalarının yedeğine alarak stratejik bir hamle peşinde olduğunu görmekteyiz. Ortada herhangi bir çözüm süreci yok. NATO tandanslı bir proje ile PKK hareketinin Türkiye’ye karşı silahsızlandırılması süreci var. Sonuç olarak Orta Doğu’da Kürt ulusal mücadelesi üzerinde uzun yıllardır hegemonya kuran Apocu örgütlenme ağı şimdi Öcalan eliyle kendini önce dağıtmaya sonra da T.C. Devletine eklemlenerek yeniden inşa etme sürecine girmiş görünüyor.
Savaş karşıtı bir yerden konuşan biri olarak şiddetin her türlü biçimine karşı durmanın gereğine inandım / inanıyorum. Savaşın ve şiddetin sahada sıradan yoksul çoğunluk için herhangi bir kazanım üretmediğini, üretemediğini çok iyi biliyorum, görüyorum. Yıllardır Türk milliyetçileri şehadet edebiyatı yaparken Apocu hareket eko sisteminde yer alan birçok aydın Kürdistan’ın özgürlüğü için savaşan gerilla romantizmi yapmayı tercih ediyordu. Bizler o koşullarda haklı haksız bütün savaşlara hayır, hiçbir savaş özgürleştirmez, savaşlar ancak insanları askerleştirir ve öldürür diyorduk. Yani o zaman “kral çıplak” diye bağıran silah ve slogan sesleri arasında sesi, nefesi duyulmayan birkaç meczup gibiydik.
Yine devletlere ilkesel olarak karşı olan biri olarak hiçbir halka “uluslaşın ve kendinize bir devlet kurun böylece kurtulursunuz” diyecek kadar boş bir cümle kuracak durumda değilim. Ne herhangi bir devletin kurulması beni sevindirir ne de yıkılması beni üzer. İnsanların devlete ve dine aidiyet hissetmesinin değil tersine hissetmemesinin bireyi sahici olarak özgürleştirdiğine inanırım. Ancak bilirim ki, benim kişisel düşüncelerimin hayatta çok da bir önemi yoktur. Gazze’de İsrail’in bombaları altında evi, okulu, hastanesi başına çöken çocuklarıyla birlikte hayatta kalmaya çalışan Filistinli bir aileye “kaçın kendinizi kurtarın sürgünde de olsa hayat ölümden iyidir” demekten başka bir şey elimden gelmez. Ancak biliyorum ki geçmişten bugüne olanlar olması gerekenler olmayabilirdi. Filistin’de bir zamanlar genç kuşakların bilmediği “intifada” diye sivil bir direniş vardı. O zamanlar tüm Dünya Filistin’i konuşurdu. Hayat başka türlü de gelişebilirdi. Zira bizim seçimlerimiz var olan seçenekler arasında en akılcı olanla sınırlıdır, uzun vadede ise seçenekler aslında bizim vizyonumuza bağlı olarak sadece o an var olanlarla sınırlı değildir.
Teorik olarak bir bağımsızlık hedefi ortaya koymak kolaydır, ancak bunu tüm maddi manevi maliyetleri ile hesaplamak daha zordur. Ezen ya da ezilen ulusun olsun her türlü milliyetçilik modern anlamda bir dindir. Milliyetçilik tarihi gerçeklerin çarpıtılması üzerinden ulus devlete giden yolun taşlarını döşemekten başka bir işe yaramaz. Hâlihazırda kurulu devletlerde ise milliyetçilik artık devletperest ideolojinin taşlarını döşeyen azınlıktaki diğer etnik grupları asimile etmeye zorlayan son tahlilde faşizan bir hâl alır. Örnekse, Cezayir Fransız sömürgeciliğinden kurtuldu 8 yıl süren savaşta 8 milyon köylü toprağını terk etti ve 250 bin kişi hayatını kaybetti. Cezayir’in bugün neyi nasıl yaşadığını hep birlikte görüyoruz şiddet ve savaş güzellemesi yapan ulusalcıların bakış açısının dışına taşabilirsek belki de öyle olmak zorunda olmayabilirdi diyemez miyiz? Cezayir’de sömürgeci efendiye karşı başvurulacak şiddetin sömürge halklar açısından sağaltıcı (1) bir etkisi olacağını savunan Franz Fanon’un travmatik tezlerini her platformda temcit pilavı gibi gündeme getiren kendi savaşmaz ama uzaktan gerilla sever aydınlar “kolonyalizme karşı haklı savaş” güzellemelerinden vazgeçmiş görünüyorlar. Hatta sadece haklı savaş romantizmini bırakın kolonyal Kürdistan’ın özgürlüğü sloganlarını artık hatırlamıyorlar bile. Ancak savaşın sonuçları dolayısıyla ahlaki ve fikri bir yüzleşme yaşıyor oldukları için yapmıyorlar bunları. Kendi iradelerini teslim ettikleri o önderlik makamı T.C. Devleti ile el sıkışıp savaşın artık gereksiz olduğunu söylediği için yapıyorlar bunu. Yani artık savaşa karşı atış serbesttir.
Hazır yeri gelmişken gelelim şiddetin “özgürleştirici muhtevasına”. Aslında Apocu hareket yıllarca Kürt Halkının sahadaki tüm kazanımlarının gerillanın fiili gücü sayesinde olduğunu iddia ederek kendi “Halk Savaşı” stratejisini meşrulaştırmaya çalışmış özellikle de barışçı ya da savaş karşıtı eleştirileri bu biçimde bertaraf etmeye çalışmıştır. Ancak gelinen noktada hem savaşın bir açmaz olduğunun en yetkili ağızdan (kurucu irade Öcalan tarafından) ilanı hem de silahlı mücadeleye başlarken yola çıkılan talepler listesi ile bugünkü talepler listesinin karşılaştırılması halinde 50 yılın ardından on binlerce ölüme, kısmi bir iç savaşın ağır faturasına rağmen çok daha kısa minimalist düzeyde olmasına bakınca (talepler listesinde Öcalan’ın kişisel politik ajandasından başka geriye bir şey kalmamış gibi görünüyor). Ulusu örgüt ulus (Yektan Türkyılmaz'a selamlar), ulusal bilinci de Önderlik makamına mutlak itaat biçiminde inşa edilen bir hareketin taraftarlarından da gelinen noktada başkası beklenemezdi.
Bu bakımdan Kürdistan bahsinde “şiddetin özgürleştirici muhtevası” hakkında konuşmak isteyen birisi öncelikle geçmiş hakkında samimi yüzleşme yaşamak zorundadır. Kaldı ki şiddet bu coğrafyada yaygınlığıyla ters orantılı olarak hiçbir zaman doğru anlaşılmış üstünde yeteri kadar düşünülmüş, gündelik hayatlarımızda, ilişkilerimizde her yönü ile yüzleşilmiş bir kavram olmamış olamamıştır. Çoğu kez siyasal arenada ihtiyaçlara göre önüne arkasına konan meşrulaştırıcı ya da gayri meşrulaştırıcı eklerle yanlış biçimlerde yeniden üretilmiş, tanımlanmış bir kavramdır. Şiddet tahakkümle başlayıp sonunda tahakkümle biten bir iktidar aracıdır. Şiddet devletlerin söylediğinin aksine asla meşru/ gayri meşru ayrımı üzerinden tanımlanamaz ve hiçbir şiddet eylemi özgürlük kendisinde içkin olmadığı için özgürleştirici bir işlev taşımaz. Size şiddetle saldıran birine uyguladığınız direniş yöntemleri ölümcül bile olsa meşru bir öz savunma çerçevesinde kaldığı sürece şiddet olarak nitelenemez. Size silahla saldıranlara tabi ki meşru müdafaa hakkınızı kullanacaksınız hayat o kadar steril değil. Ancak bütün silahlı öz savunma pratikleri geçici olmalıdır, tehlike geçtiğinde kendini feshetmelidir. Bunu yapmadığınız takdirde şiddeti örgütlemiş olursunuz ki bu tahakkümün yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Tahakküm, şiddet ve özgürlük bizim kendi öznel niyetlerimizle onlara yaptığımız atıflardan bağımsız olarak kendi eylemimiz ve durduğumuz yer üzerinden kendilerini var ederler. Kaldı ki, devletin özü şiddettir, devlet denen kurum şiddet kullanma tekeline sahip ve bu konuda meşruiyetini yasalardan ve toplumun fiili, kısmi ya da zımni rızasından alan bir kurumdur. Devletin içinden şiddeti çıkarırsanız geriye bir şey kalmaz.
“Beşeri özgürlüğün herhangi bir devlet aracılığıyla sağlanabileceği ve az çok sürdürülebileceği yönündeki nosyon bir oksimorondan başka bir şey değildir. Devlet gibi kanserli bir fenomenin varlığını ve devletçi tedbirlerin kullanılmasını ya da "devlet yönetimini" haklılaştırma yönündeki girişimler -ki bunlar çoğunlukla yanlış bir şekilde "politika" diye adlandırılır, oysa politika polis'in (kentin) kendi kendisini yönetmesi demektir, toplumsal yönetimin kökten farklı bir biçimini, yani konfederalizmi dışlar. Gerçekten, yüzyıllar boyunca, içerisinde belediyelerin sorumlu ve geri çağrılabilir temsilciler (bu temsilciler sürekli olarak kamusal gözetim altındadır) tarafından koordine edildiği demokratik konfederalizm biçimleri devletçi biçimlerle yarışmış ve merkezileşmeye, bürokratikleşmeye ve iktidarın elit organlar elinde profesyonelleşmesine meydan okuyan bir alternatif oluşturmuştur.”diyor Murray Bookchin (2)
Kürtlere gelince onlar günümüzde yaygın bir coğrafyada ve diasporada yaşıyorlar. Türkiye’de ve İran’da, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin bulunuduğu her bölgede hem birbirine benzer hem de spesifik koşullar bulunmaktadır. Bu bakımdan Kürtlere tarihsel olarak yapılan haksızlıkların giderilmesinin tek bir bağımsızlık formülü ile çözülmesinin kolay değil ama kolaycı bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Günümüzde üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir Kürdistan Misaki Millisi olduğunu da düşünmüyorum. Söz gelimi, kolonyalizmin yüzyıldan fazla uyguladığı demografik mühendislik politikalarını telafi amaçlı planlanacak tersine demografik mühendisliği meşru kılar mı ya da Kürtler arasında geniş destek bulması sanıldığı kadar kolay mıdır? Emin değilim. Bunlar hep yeni sınırlar çekilmeden önce sorulması gereken sorulardır. Sonuçta halkların yaşadıkları yerleri şu ya da bu nedenle değiştirmek zorunda kalması her durumda dramatik bir süreçtir. Günümüzde tarihte yapılmış olan etnik temizliklerin, nüfus mübadelesi ve demografik yer değiştirmeler yoluyla telafi edilmesi yoluyla neredeyse imkansızdır. Bu tür hareketler ancak geçmişteki kırımlarla yüzleşerek bir daha yapılmasının engellenmesi bağlamında anlamlıdır. Örnek olarak Filistin coğrafyasında kolonyal ulus ve soykırımcı bir devletin suç ortağı olarak oturuyor olmak Yahudilerin bugün o topraklardan kovulması gerektiğini savunmak anlamına gelmez. Hayat ak kara basitliğinde değildir. Bu bakımdan bütün ulusal sorunların sorunun tarafı olan halklar arasında bir savaşa yol açmadan meşruiyet ve şiddet içermeyen eylemler ağırlıklı olarak da sivil itaatsizlik eylemleriyle örgütlenerek çözülmesi taraftarıyım. Ahlaki üstünlük her zaman karşı taraftan da dostlar edinmenizi sağlar. Burada ahlaki üstünlük için en önemli nokta meşruiyettir. Bu meşruiyet ise ancak kendini ulusal bir kimliğe ait hissedenlerin özgür bir ortamda yapacağı bir kendi kaderini tayin edebilme ilkesini savunmakla kazanılır. Kimsenin kendi ideolojisinde yazan anlatıyı başkasına dikte edememesi için özgür açık biçimde uluslararası gözlemcilerin ve medyanın önünde halklar kendi kaderlerini tayin edebilmeli buradan çıkacak sonuca herkes saygı göstermelidir.
Anti kolonyal mücadele milliyetçilikleri güçlendirerek değil tersine zayıflatarak kazanılabilir. Çünkü savaşın ve şiddet ikliminin olduğu bir yerde halklar birbirini dinlemez hamaset ve faşizan kitle mobilizasyonu daha rağbet görür. “Eğer PKK bundan 50 yıl önce silahlı mücadeleyi yöntem olarak seçmemiş olsaydı bu mesele bu kadar gündeme gelir miydi?” Evet yine gelirdi, çünkü sorun kolonyalizm ve bir halkın varlığının kimliğinin inkarı sorunudur. Kürt ulusal kimliğinin yaşadığımız ülkede yeniden yükselişinin 1960lı yıllar da solun barışçı yükselişi ile eş zamanlı yürüdüğünü 12 Eylül 1980 darbesine kadar bu biçimde devam ettiğini hatırlatmak isterim. Bugün elli yıllık yarı iç savaş tarihine baktığımız Türk tarafında toplumun devlet tarafından “bölücü teröre karşı”, militarize edilmesini, ana akım medyanın daha Erdoğan iktidarda değilken bile bu savaş sayesinde militarist ayrımcı dile uygun bir halde dizayn edildiğini, Türk tarafında “hiç boş kalmayan kabarık bir şehitler tepesinin” oluşturduğu ideolojik argümanlar üzerinden toplumsal barış, evrensel demokrasi, insan hakları vb. çatlak seslerin toplum karşısında marjinalize edildiğini görüyoruz. Kürt tarafında ise neredeyse her aileye ucu bir biçimde değen ölümleri, “şehitler ve gerilla kültleri” veya “bedel ödeyenler” hamaseti üzerinden ideolojik argümanlara dönüştürerek çatlak seslere karşı bir tahammülsüzlük iklimi yaratma aracılığıyla Kürt halkı ve aydınları arasında açık tartışmayı neredeyse imkansız kılmıştır. Bu açık tartışamama geleneği sayesinde savaştığı devletin elinde esir durumdaki Kült lider Öcalan’ın bir halkın bütün iradesini kendi elinde toplama ve bunu örgütü üzerinden kendi halkına dayatma cüretini göstermesine yol açmıştır.
Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse 50 yıllık düşük profilli iç savaş pratiği Kürtlerde Kürtlük bilincini geliştirmiş olduğu iddia ediliyor. Belki de öyledir ama ne pahasına? Birincisi o bilinç sadece yürütülmekte olan savaşın insan kaynağını güvence altına alabilmek ve bu sayede savaşı süründürülebilir kılmak amacına yönelik olarak kontrollü olarak pompalanan kişi kültü ile birlikte topluma verildi. İkincisi savaşın devam ediyor olması ve insani kayıplar ne Kürtler arasında ne de Kürtlerle Türkler arasında oluşabilecek demokratik bir tartışma kültürünün yeşermesine izin verdi. Diyalog imkansızlaşınca her mahalle kendi içine kapandı. Bir tarafta Kürt “gerilla şehitlerinin” yakınları diğer tarafta Türk “asker şehitlerinin” aileleri üzerinden toplumlar ağır negatif ajitasyon altında polarizasyon kasten körüklendi. Bu mekanizma üzerinden Erdoğan öncesinde askeri vesayet, Erdoğan sonrasında ise tek adam vesayeti tahkim edilerek toplum sıkıyönetimler, Ohal’ler vb. uygulamalara alan açılarak militarize edildi. Bu bahanelerle yıllarca hapishaneler Kürt gençleri, aydınları, politikacıları ve Kürt olmasa da onlara destek veren Türk aydınları ile doldu taştı. An itibarıyla hapishaneler on binlerce siyasi rehine ile dolu durumda.
Öncelikle şunun altını çizmek isterim; sömürge halklarının sorunu bağımsız bir devlete sahip olamamasında değil bizzat sömürgeciliğin kendisindedir. Çünkü sömürgecilik üstenci bakışla halkları dizayn etmeye çalışır onların diline, kültürüne, tarihine, toprağına, çevresine, geleneklerine saygı duymaz. Bunu biliyoruz peki yeni kurulacak devlet ya da devletler ne kadar kapsayıcı olacak. Yeni kurulacak devlet ya da devletler kendi coğrafyalarında azınlık ve öteki üretmeyecekler mi? Kim bunların garantisini veriyor? İlkesel olarak bakınca öteki üretmeyen devletlerin ancak devlet olamayacak kadar demokratik ve bölgesel olmaları gerekirdi. Oysa böyle bir şey isteniyor mu? Devletler kurulduktan sonra kendi mekaniklerine uygun hareket ederler (beka mekaniği) ve uygulamaları onları kuranların isteklerinden bağımsızlaşır.
Bu durumu Rudolf Rocker şöyle ifade etmiştir; "'Menger haklı olarak şöyle der: Devletlerin devlet sıfatıyla bir amacı yoktur; sadece yöneticilerinin amaçları vardır.' Ama bir avuç insanın iradesinin herkesin iradesi haline gelebilmesi için- çünkü ancak bu yolla tam olarak başarılabilir- millet fikrini dinsel bilincine demirleyip bir iman konusu haline getirmek üzere düşünsel ve ahlâki talim terbiyenin her biçimi kullanılmalıdır. Fakat bir dinin hakiki gücü, papazlarının,kendi bağnazlarının diğer tüm dini cemaatlerden kesin çizgilerle ayırmasında yatar.Şeytan’ın şerri olmadan Tanrı’nın kadri bilinmez. Milli devletler siyasi kilise örgütlenmeleridir;sözde milli bilinç insana doğuştan gelmez, eğitimle kazandırılır. Bu dinsel bir telakkidir, kişi nasıl Katolik, Protestan ya da Musevi oluyorsa, aynı şekilde Alman, Fransız veya İtalya’ndır.” (3)
Ancak Konumuza dönersek, ezen ulus ile ezilen ulus milliyetçiliğini haklı savaş ile savaşı birbirinden ayrı tanımlama ihtiyacı sömürgeci işgal, asimilasyon, tehcir, katliam ezcümle etnik temizlik politikalarına maruz kalan halkların kendi direnme stratejilerini meşrulaştırma ihtiyacından kaynaklandığını görmemek haksızlık olurdu. Bunu teslim ederken özel olarak hiçbir halkın devlet kurma hakkına karşı olmadığımı altını çizerek belirteyim, her tür milliyetçiliğe karşı dururken halkların devlet kurma hakkına ilkesel olarak karşı olamazsınız tersine Dünyada bunca devlet varken devlet kurma ayrıcalığının bazı halklar için meşru iken bazıları için meşru olmaması tutarsızlık olurdu.
Ancak burada sorun devletin muhtevası, hiyerarşik, merkezi, şiddet tekeline sahip ve bireylerden çalınmış iktidarların kurumlarda ya da liderlerde toplanmış bir aygıt olan devlete içkin bir kavram olan (ezilen ulusun) milliyetçilik ile devletlerin en militarist ve ölümcül faaliyeti olan savaşa içkin bir kavram olan (haklı) savaşın bağlamından kopartılarak meşru bir alana aitmiş gibi ele alınıyor olmasında. Milliyetçilik yalanlar, çarpıtılmış bir tarih, mitler, semboller üzerine kurulan modern bir dindir. Milliyetçiliğin bireyleri bir arada tutabilmek için gerçeğe, kuşkuya değil inanca, kutsal ve kışkırtıcı anlatılara ihtiyacı vardır. Bu güne kadar makul ve rasyonel bir milliyetçilik türü görmedik. Aksi milliyetçiliğin toplumu bir kitle olarak mobilize etme dinamiğini sabote etmiş olurdu. Tarihte dinlerin ortaya çıkışına bakıldığında mitlerin ve inançların katılaşarak totemler ya da mitik anlatılar üzerinden toplulukları artık bir toplum olarak dizayn etmesiyle, bu dizaynı sevk ve idare edecek iktidarlı ruhban sınıfının ortaya çıkmasıyla bağlantılı olduğunu görürüz. Hal böyle iken ulus, vatan, dil ve bayrak vb. mitleri ile modern bir din haline gelmiş olan milliyetçiliğin işgalci sömürgeciler topraklarımızı işgal ettiler diye bireylerin özgürleşmesine hizmet edecek bir enstrümana dönüşeceğini beklemek aşırı iyimserlik olur.
Siyonist İsrail Devletinin Filistin meselesindeki kendi adına başarısı (aynı zamanda Filistinlilerin başarısızlığı) Filistin halkına uyguladığı sistematik genişleme, şiddet, yıldırma, katliam, yıkım, mülksüzleştirme, göçe zorlama, göçülen alanlara Siyonist yerleşimciler yerleştirilmesi politikaları ile bunu kendi medya ve diplomasi gücü ile dünyanın gözünde görünmez kılabilmek oldu. Bu başarı aynı zamanda Filistinlilerin, Filistin davası denen mücadelenin kolonizasyon ve soykırım pratiklerini teşhir edecek ahlaki üstünlüğü elden asla bırakmayacak anti kolonyal ve sivil bir mücadele pratiğine dönüştürmedeki başarısızlığı anlamına da geliyor.
Ancak en az bunun kadar başarılı olan başka bir kolonyalist strateji ise Filistin halkının haklı öz savunma mücadelesini sürekli olarak kriminalize etmeye çalışması ve Filistinli direniş gruplarını şiddet sarmalına itmeye çalışarak otoriter devletlerin klasik terörizm ve güvenlik konseptine meşru alan açma çabasıdır. Hemen burada HAMAS’a gelmeden önce FKÖ’nün ana omurgasını oluşturan seküler devrimci ve milliyetçi gruplar El Fetih ve FHKC gibi silahlı örgütlerin tarihsel pratiklerini de eleştiri süzgecinden geçirmek gerekiyor. HAMAS gibi Siyasal İslamcı ve şiddeti bir araç olarak kullanan bir örgütün kuruluş aşamasında bizzat MOSSAD tarafından FKÖ’yü parçalamak amacıyla desteklendiğini artık anılarını yazan eski MOSSAD yöneticilerinin itirafları ile biliyoruz. Geldiğimiz noktada Filistinli örgütlerin silahlı mücadelesinin Siyonist apartheid rejime ihtiyacı olan “Terörist Filistinli” imgesini vermekten başka işe yaramadığını, belki de askeri, fiziki, ve teknik olarak İsrail’den zayıf olan Filistinliler açısından tek mümkün yol olan İsrail içindeki Siyonist olmayan gruplar, anti militaristler veya kısmen ılımlı muhalefet ile eşgüdüm ve dayanışma pratiklerine de yarardan çok zarar getirdiğini görmenin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum.
Nasılki tek ülkede sosyalizm hayali uzun vadede yenilgiye ve planlamacı bürokratik devlet kapitalizmine dönüştüyse 21. Yüzyılda lokal anti kolonyal kurtuluş savaşlarının kolayına mümkün olmadığını mümkün olsa da büyük yıkım ve katliamlara neden olabilecek potansiyeller içerdiğini ve bu savaşların sonuçları itibarıyla yoksul çoğunluğun hiçbir taelbini karşılayamadığını ya da onları asla kurtaramayacağını düşünüyorum. Küresel dünyada hakların kurtuluşlarını ya da asimilasyona, sömürgeciliğe karşı mücadelelerini de küresel ya da en azından bölgesel ölçekte düşünmekte yarar var. Tabi bu sadece savaşsız çıkış için bir öngörü ve asla halkların kaderlerini tayin hakkının üstüne koyulacak bir dayatma değil
Dip notlar:
1) Franz Fanon kendisine şiddet uygulayan sömürgeci efendiye karşı sömürge insanının şiddet uygulamasının eylemli bir terapi biçimi olduğunu söylüyordu. Ancak bence sömürgeci şiddet karşısında travmatize edilmiş, sindirilmiş, yaralanmış sömürge insanı sömürgeciye şiddet uygulayarak kendi travmalarını sağaltamaz. Şiddet bir tahakküm biçimi olduğu için sadece intikamcılığı sağaltım olarak gören bir deformasyona yol açabilir. Size şiddet uygulayarak toprağınıza el koyan sömürgeciyi elinizde silahla kovduğunuz için sağalmazsınız elde silah onu kovunca sizi travmatize eden koşullar ortadan kalktığı için zamanla sağalırsınız. Süreci kabaca şiddete bağlamak geleneksel intikamcı “kana kan dişe diş” düşüncesini terapi diye sunmak olur.