Devletler ve misyonerleri
Konuya somut olmaktan çok soyutlama üzerinden bakmak ufuk açıcı olabilir. Türkiye’de siyasal partiler Cumhuriyet’in ilk başından beri devletin mutlak kontrolündedir. Eğer bir parti ya da lider yıpranmış ise onun karşısına çıkacak parti ya da lider yine devletin onayından ya da tedrisatından mutlak surette geçmiş olmalıdır. Eğer sistemin akışı içinde aksamalar olur da siyasi parti ya da liderler kontrolden çıkarsa o zaman ya siyasi parti kapatılır ya da lider hapse atılır. Her eğilimden gelen siyasal partilerde mutlak surette devlet ile iş tutan aparatlar, eski bir tabirle “uyuyan hücreler” bulundurulur.
Dünya’da hepimizi etkileyen önemli gelişmeler olurken, yaşadığımız ülkede siyasal gündem giderek daha sıcak bir hal alıyor. Minimum düzeyde hak ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede yaşarken aynı onun otoriter yasalarının ve irrasyonel liderliğinin tehdidi altında olmak bir yandan hem olan bitenler hakkında sağlıklı bir bilgi almaya çalışmak hem de bunları önyargısızca yorumlamaya çalışmak gerçekten de neredeyse çok zor hatta zor ötesi bir durum.
Bu satırlar yazılırken hep birlikte İran’da Soykırımcı Epstein koalisyonunun Trump’un ağzından İran’a karşı yeni bir saldırı dalgası için emir vermesini bekliyorduk. Ancak son anda gelen haberler ve Trump’un “anlaşmaya çok yakınız” açıklaması savaşın daha fazla devam etmeyebileceğine dair olasılıkları güçlendirmekte.
Dördüncü yılını geride bırakarak adeta kilitlenme durumuna gelen Ukrayna-Rusya savaşı ise
Yeni gelişmelerle hareketlenmekte. Bir yandan internet yasakları Putin’in ülke içindeki mutlak otoritesini sarsmaya başlarken öte yandan Ukrayna’nın tarihte görülmemiş dron saldırıları ile savaşı Moskova’ya ve büyük Rus şehirlerine kadar taşımaya başlaması Rusya’da milliyetçi gururun sarsılmasına savaş karşıtı havanın yükselmesine neden olması kaçınılmazdır. Tabi hemen ardından Kiev’e yapılan ve daha da yapılacak olan misilleme saldırıları gündemi bir süre daha işgal edecek.
Türkiye’ye gelince uzun süredir fragmanları gösterilmekte olan ünlü korku filmi “mutlak butlan” nihayet vizyona girdi. Şimdilerde polis zoruyla CHP genel merkezine girilmiş, barikatlar yıkılmış, partililer coplanmış ve gazlanmış Özgür Özel ve CHP kurmayları binadan çıkarılmış zamanında kasetle gelip seçimle giden ex genel başkan bir alt mahkeme hamlesi ile yeniden makamı ele geçirmiş durumda. An itibarıyla başta CHP’liler olmak üzere sol ve muhalif çevrelerde adını burada anmak istemediğim görevlinin bu işlere alet olarak nasıl iktidarın ekmeğine yağ sürdüğüne ya da bir nefret nesnesi olmayı ne kadar da hak ettiğine dair söylevler verecek değilim. Sonuçta “geliyordu gelmekte olan” ve geldi. Bu satırları yazarken biraz hafıza tazelemek için geçmişte yazdıklarıma bir göz gezdirdim. Bundan sekiz yıl kadar önce (2018’de) müteveffa Gazete Duvar’a konuk yazar olarak yazmış olduğum “İktidar muhalefettir muhalefet de iktidar” yazımda siyasal muhalefetin nasıl akredite muhalefet üzerinden dizayn edildiğine dair bir şeyler söylemek isterken aşağıdaki cümleleri kurmuşum:
“Çağımızda hem muhalefetsiz bir siyasal arena tahayyül etmek hayli zor olduğundan hem de muhalefetsizliğin fazla da bir getirisi bulunmadığından iktidarlar bunun çözümünü “kendi muhalefetini kendin yarat” düsturunda bulmuşlardır. Günümüzde bu durum ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar, Birleşik Krallık’ta Muhafazakârlar ile İşçi Partisi, Almanya’da Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratlar (Türkiye için boşlukları okuyucu doldursun) vb. sayılamayacak kadar çok ülkede kurmaca dikotomilere(**) sıkıştırılmıştır. Çünkü refleks olarak ulus devletler her şeyi sınırsız biçimde kontrol etmek isterler. Bu siyasal partilerden başlar, medyadan, sosyal medyadan, internetten, sivil toplum kuruluşlarından, spor kulüplerine hatta “iş hayatına” (girişimci sermayeye) kadar devam eder. Hiçbir şey rastlantıya bırakılamaz. Sistem bunu akreditasyon ağı ile halletmek ister. Trump’un Beyaz Saray’dan gazeteci kovması, federal savcılardan şikayet etmesi, kişisel hezeyanlarını değil doğal reflekslerini ortaya koyar. Medya da, muhalefet de akredite(***) olmalıdır. Öyle olunca istenmeyen sorular sorulmaz, istenmeyen hamleler yapılmaz, kamuoyu karşısında zor durumlara düşülmez, kamuoyunu (yani ortak algıyı) yönetmek çok daha kolay olur.”
Yine 14-28 Mayıs 2023 genel seçimlerinin ardından kendi bloğumda şunları yazmıştım;
“Ben sayısız suçlara bulaşmış mafyatik ve otoriter bir iktidarın seçimlerde kazanma iradesini ortaya koymasını son derece doğal bulduğum için iktidar cenahının geleneksel seçim zaferinin asıl nedeninin muhalefetin ortaya koyamadığı kazanma iradesinin olduğunu düşünüyorum. Resmi muhalefetin (ben muhalefet etme biçimini devletin çizdiği kırmızı çizgiler ve parlamentoda teatral grup toplantılarında medyaya açık halk şovları ile sınırlayan muhalefete resmi muhalefet diyorum) seçimi kazanmak için yeterli iradeyi ortaya koyamadığını değil koymadığını düşünüyorum. Zira 21 yıllık bir iktidarın kesintisiz seçim zaferleri bizleri inandırmak istedikleri resmi tablonun tersine olarak bir liderin yeteneğinden karizmasından çok bir muhalefetin çapsızlığına, kazanma inancının olmayışına ya da bunu samimi olarak istememesine ve muhalif partilerin bölünmüşlüğüne bağlı olabilirdi nitekim de öyle oldu olmaya devam ediyor.”
Bu satırlara hala aynen katılıyorum. Ancak eklemek istediğim birkaç şey daha var. Şu anda şahsım rejimi siyasal olarak o denli zayıflamış durumda ki, muhalefeti istediği gibi dizayn edemediği sürece kendi iktidarını daha fazla sürdüremeyeceğini de anlamış durumda. Muhalefeti bölmek ve Öcalan kartı ile Kürt halkını muhalefetin dışına itmek dışında iktidarı sürdürmenin tek çözümü açıkça zora başvurmak.
Bu arada devlete dair teorik konulara girmeden gelmek istediğim nokta şudur; Küresel sermayenin genel geçer eğilimleri ve çıkarları çok biliniyor olsa da bazen sektörel çıkarların çatışması, bezen ulus devletlerin makro planlarının ve çıkarlarının çatışması açısından sahada işler beklenenden daha karmaşık yürür. Bu karmaşıklıkların regüle edilebilmesi ve çatışmaların ustalıkla minimize edilebilmesi amacıyla sahada işler sermayenin doğrudan kendi temsilcileri üzerinden değil o sermaye gruplarından fon ve siyasal destek alan konularında uzman profesyonel politikacılar tarafından yürütülür.
Sermaye temsilcileri sermayenin ihtiyaçlarını herkesten daha iyi bilirken profesyonel politikacılar devletin temsilcileri olarak devlet mekanizmasının ihtiyaçlarını daha iyi bilirler. Bu yüzden siyasal arenada işler devletlerin dizayn ve hegemonya politikalarına bağlı olarak yürür. Konulara böyle bakınca örnek olarak eski emlak kralı yeni ABD başkanı Donald Trump’un yakın dostu eski danışman ama daima girişimci Elon Musk ile çalkantılı ilişkisini daha iyi anlayabiliriz. Musk hiçbir zaman kaba şematik anlayışta resmedildiği gibi Trump’un patronu olmadı. Ancak görüldüğü gibi Trump da Musk ile açık bir çatışmayı göze alamadı. Türkiye’de geleneksel olarak küresel sermaye ile en içli dışlı olan TÜSİAD çevresi hiçbir zaman ne devletin ne de Erdoğan’ın iplerini elinde tutan bir patronaj rolü üstlenmedi. Tersine Erdoğan ile çıkarları ötüşmediği halde daima açıktan bir çatışma içinde olmaktan kaçındılar. Ancak Erdoğan kendi sınırlarını belirleyerek onların siyasal ve ekonomik konularda fikir beyan etmesinden hoşlanmadı ve AKP iktidara geldiğinden beri sermayenin nasıl el değiştirdiğini mevcut iktidarın kendi rantiyelerini ve sermaye sınıfını nasıl oluşturmaya çalıştığını, ihalelerin, fonların, kredilerin kimlere aktarıldığını zaten biliyorsunuz.
Sonuç olarak; devlet bir ilişkiler biçimidir, görünüşte hukuksal bir üstyapıya sahip olup en tepesinde siyasal liderin oturduğu bürokrasi eliyle örgütlenmiş hiyerarşik ve toplumsal bir örgütlenmedir. Devletlerin otoriterleşmesi kendi dış kabuğunun da sertleşmesine neden olur ve rejimler arası yumuşak geçişler kabuktaki bu sertleşme yüzünden giderek imkansız hale gelir. Esneyemeyen lider, esneyemeyen sert bürokratik yapı değişikliklere ayak uydurarak esnemek yerine daha da sertleşerek daha kırılgan bir hale gelir. Türkiye’deki son siyasal gelişmeleri ve muhalefetin giderek kriminalize edilmesi siyasal tutsakların hapishaneleri doldurmasını rejimin çaresizliği ve kırılganlığının artması olarak okumak gerekir düşüncesindeyim. Öcalan’ın üzerinden Kürt muhalefetini iktidarın yanına çekmek, eski bitik genel başkan üzerinden CHP’yi daha önce Cumhuriyet Gazetesinde yaptığı gibi yeniden dizayn etmeye çalışmak, kamuoyunda popüler olmuş E. İmamoğlu ve S. Demirtaş gibi figürlerin hapiste rehine olarak tutulması akıl dışı olsa da aynı zamanda iktidarın elinde fazla bir koz kalmadığını göstermesi bakımından oldukça önemli.
Peki bu akıl dışı işler işe yarar mı? Sanmıyorum. Kendi iktidarını koruma ve kollama konusundan bu kadar becerikli bir iktidarın bu dönemi de hasarsız atlatması kolay görünmüyor. Ancak Uluslararası siyasal konjonktür hala Saray açısından oldukça mutedil.
Son olarak, CHP’ye yapılan bu operasyonu ya Ö. Özel/ E. İmamoğlu ekibinin kirli ilişkilerine ya da K.K.’nun koltuk hırsına bağlayarak “dahiyane” yorumlar yapan en sağdan en sola kadar muhalif bazı çevrelerin bu tarz fikirlerinin dikkate almaya değmeyeceğini bilmeme rağmen bu konuda cevaben olmasa da ihtiyaca binaen bir şeyler söylemem gerektiğini düşünmeden edemedim.
Konuya somut olmaktan çok soyutlama üzerinden bakmak ufuk açıcı olabilir. Türkiye’de siyasal partiler Cumhuriyet’in ilk başından beri devletin mutlak kontrolündedir. Eğer bir parti ya da lider yıpranmış ise onun karşısına çıkacak parti ya da lider yine devletin onayından ya da tedrisatından mutlak surette geçmiş olmalıdır. Eğer sistemin akışı içinde aksamalar olur da siyasi parti ya da liderler kontrolden çıkarsa o zaman ya siyasi parti kapatılır ya da lider hapse atılır. Her eğilimden gelen siyasal partilerde mutlak surette devlet ile iş tutan aparatlar, eski bir tabirle “uyuyan hücreler” bulundurulur. Türkiye gibi bir ülkede özgür bir medya yok iken, sendikalar sivil toplum kuruluşları devlet önünde korporatif bir hizalanmaya zorlanırken, mevcut siyasal partiler yasası örgüt içi demokrasiyi yasaklayıp genel başkan sultasına cevaz verirken siyasal partilerde taban dinamikleriyle bir değişim yaşamak neredeyse devlet iktidarını demokratik yoldan ele geçirmekle aynı şeydir. Bundan önceki rejimde 1960’dan bu yana MGK üzerinden sürdürülen askeri vesayet vardı. Rejimi bu güç regüle etmekteydi. Askeri vesayet sorgulanmadığı sürece siyasal partilere müdahaleler pek görünür olmazdı. 2017 Anayasası ve başkanlık rejimi ile bu vesayet sistemi kaldırıldı. Şimdi sarayın vesayeti var. O bakımdan siyasal partilerin manevra alanları da rejimde hem medyaya, hem muhalefete hem de tüm STK’lara bırakılan alanlar yeniden tanımlanmış ve daraltılmış durumda. Hapishanelerde unutulmaya terk edilen liberal işadamlarını, politikacıları, muhalif hukukçuları, akademisyenleri, hatırlayalım ve olayları tek tek ele almaktansa her şeyi adım adım stratejik bir bütünlük içinde ele alarak ortada totaliter bir rejim inşası ile karşı karşıya olduğumuzu kavrayalım. “Terörsüz Türkiye” sürecinden “Kürt sorununu çözüm süreci” çıkarmaya çalışanlar, Öcalan’ın devlete hizmetini “demokratik entegrasyon” diye yutturmaya çalışanlar, CHP’ye yapılan operasyonu K.K.’nın “koltuk hırsı” ile açıklamaya çalışanlar, siyasal bağlamda analitik bir miyopluk içinde oldukları kadar son tahlilde (hiç sevmediğim bir terim olmakla birlikte) iktidar ideologluğu yapmaktadırlar. Zira burada istatistik bilimi konuşur ve ona başvurduğunuzda son 10-15 yıldır kaç tane yeni cezaevi inşa edildiğini, hükümlü ve tutuklu profillerinin nasıl değiştiğini, kadın cinayetlerinin nasıl arttığını, hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlü sayısının nüfusa oranlarının artışını, faili meçhullerin yeniden artışını, artan suç oranlarını, kapitalizmin kutsal yasası mülkiyet hakkının dahi artık güvencede olmadığını görürsünüz . 2015’den beri Kürt beldelerine kayyım atanması ile başlayan inşa süreci eski rejimin kurucu partisi CHP üzerinden muhalefeti dizayn etme siyasal muhalefet içinde sivrilen Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu vb. politik kişiliklerin enterne edilmesi ile devam etmiş ve bugünkü noktaya gelmiştir. Gelinen noktada Özgür Özel ve CHP’li muhalefet devleti bunun yanlış olduğuna ikna etmeye çalışırken kayyım K.K.’yı da kamuoyunun vicdanını dinlemeye çağırmaktalar. Ancak muhtemelen bu da hiçbir işe yaramayacak. Zira misyonerler sorumlu olduklarını misyonlarını tamamlamakla yükümlüdürler, onlar halkın feryatlarını dinlemek zorunda değildirler.
Artık devletin gösterdiği miting alanlarında toplumsal muhalefetin gazını alma devri bitmiş görünüyor. Şimdi sahici toplumsal muhalefet zamanı.