Sınırı sessizliğimizle ölçüyorlar
Hepimiz biliyoruz o sessizliği. Yazıp yazıp göndermeden sildiğimiz paylaşımı, "bunları grupta konuşmayalım" mesajını, telefonda alçalan sesi: "Aman, karışma." Kimse bize tek tek susun demedi. Sesimizi kendimiz kıstık, çünkü susmayanlara ne olduğunu gördük.
İktidar da tam buna bakıyor. Özgürlüğün sınırını Anayasa'dan okumuyorlar; bizim nereye kadar sustuğumuza bakarak çiziyorlar. Önce yalnız bırakılacağından emin olduğu insanlara dokunuyor devlet: Kürde, göçmene, mahpusa, işçiye, öğrenciye. Ses cılızsa bir adım daha atıyor. İtirazla karşılaşırsa copunu, savcısını ve televizyonunu aynı anda çalıştırıyor; dayak yiyen "polise mukavemet"ten yargılanıyor, dayak attıran ekrana çıkıp mağduru oynuyor.
Dert tek tek yasaklar değil. Dert, susarak çizdiğimiz o sınırın her gün biraz daha üstümüze çökmesi, boğazımızı her gün biraz daha sıkması.
Kimse bir sabah uyanıp "bugünden itibaren böyle" demedi. Öyle olmuyor çünkü. Önce "geçici" deniyor, sonra geçici olan ne varsa kalıyor. OHAL bitti, yetkileri kaldı. KHK defteri kapandı dendi, KHK aklı valiliklere, üniversitelere, mahkemelere yerleşti. Seçilmiş bir başkanı görevden almak, bir meydanı aylarca kapatmak, bir siteye erişimi kesmek, bir konseri "genel ahlak"tan iptal etmek, bir insanı yıllarca iddianamesiz içeride tutmak: hepsi bir zamanlar skandaldı, şimdi evrak işi.
Kanun yetmeyince kararname, kararname yetmeyince genelge, o da yetmeyince iki kelime: "millî güvenlik." O iki kelime söylendiği anda hukuk odayı terk ediyor, devletin keyfiyle baş başa kalıyoruz.
Biz de alışıyoruz. Her gün biraz daha az konuşarak, biraz daha zor toplanarak, biraz daha çok korkarak. Sonunda kaybettiğimiz tek tek haklar olmuyor; hayatımız üzerinde söz söyleme gücünün kendisi oluyor.
Kayyımdan kurultaya
Bu gasp önce Kürt halkının iradesinde denendi. Kürtlerin oyu yıllarca "şüpheli" sayıldı, seçtikleri "sakıncalı", belediyeleri devletin canı istediğinde el koyacağı emanet mülk. 2016'da OHAL'le kurulan kayyım düzeneği kalıcı hukuk yapıldı. Son yerel seçimlerin ardından Hakkari'den Mardin'e, Batman'dan Van'a halkın seçtiği başkanlar alındı, belediye binaları polisle çevrildi, meclislerin yerine valiler oturtuldu. Avrupa Konseyi, yalnızca ilk on görevden almayla yaklaşık dört milyon seçmenin oyunun yok sayıldığını açıkladı. Devletin cevabı değişmedi: daha fazla kayyım.
O gün "ama terör" deyip susanlar, aynı mekanizmanın çok geçmeden Esenyurt'a, Şişli'ye, ülkenin en büyük kentlerine taşındığını gördü. Sessizlik cesaret verdi. Sonra iş belediyeyi de aştı: bir istinaf mahkemesi, ana muhalefetin kurultayını "mutlak butlan"la iptal etti, seçilmiş yönetimi görevden uzaklaştırıp bir öncekini geri çağırdı. Dosya şimdi Yargıtay'da.
"Mutlak butlan" artık bir hukuk terimi değil; sandıkta yenemediğin partinin kapısını mahkeme kararıyla, polis şiddetiyle, gazla, copla, baskıyla, zulümle açan maymuncuğun adı.CHP'yi savunmak bize düşmez; devlet partilerinin koltuk kavgası bizim kavgamız değil. Ama buradan çıkan ders hepimizin: devletin gözünde seçilmişlik bir hak değil, geri alınabilir bir ruhsat. Bugün Kürt seçmenin iradesi, yarın ana muhalefetin kurultayı, öbür gün bir sendikanın seçimi, bir kooperatifin genel kurulu. Kapıyı bir kez maymuncukla açan, hangi kapıda duracağını sana sormaz.
Sokak, ekran, yatak odası
19 Mart'tan sonrasını gözümüzle gördük. Meydanlar bariyerle kapandı, üniversiteye polis girdi, sabahlar ev baskınıyla açıldı. Saraçhane'de o soğukta bekleyen gençlerin kimi, birkaç gün sonra şafak operasyonuyla evinden alındı. Bir haftada 1.879 kişi gözaltına alındı, 260'ı tutuklandı. Sokak yetmedi, ekranlara, sosyal medyaya da el atıldı, internet 42 saat yavaşlatıldı, X'e yüzlerce hesap için kapatma emri gitti. Devlet artık yalnız meydanın girişinde beklemiyor; telefonda, ekranda, attığımız mesajın içinde. Asıl korktukları da tek tek sesler değil, o seslerin birbirini bulması.
Ve ev. 2025 "Aile Yılı" ilan edildi; aynı yıl en az 294 kadın erkekler tarafından öldürüldü, bir o kadar kadın da şüpheli biçimde ölü bulundu. Öldürülenlerin yüzde 61'i kendi evinde öldürüldü; devletin "yuva" dediği yerde. 23 kadının elinde koruma kararı vardı. Rojda Yakışıklı'yı öldüren adam yargı paketiyle tahliye edilmişti; dışarı çıkalı üç gün olmuştu. Aynı devlet LGBTİ+'ların yürüyüşünü on yıldır yasaklıyor; 2025 Onur Haftası'nda yüzlercesi, kimi sırf kıyafetinden, kimi katılamadığı Onur Yürüyüşü gerekçesiyle gözaltına alındı.
"Aile" dedikleri, devletin en küçük odası: itaatin ilk öğretildiği, şiddetin "mahrem" denip örtüldüğü, bakım yükünün kadına bedavaya yazıldığı yer. Yatak odamıza, bedenimize, sevgimize kadar giren bir iktidar bu; adına da "değerlerimizi korumak" diyor.
İşçi greve duracağı zaman iki kelime hazırda bekliyor: Millî Güvenlik. Eti Maden işçileri daha ilk vardiya greve durmadan Saray'dan inen kararla durduruldu: altmış gün erteleme, gerekçe millî güvenlik. Borun ihracatı güvenlik meselesiydi; işçinin ücreti değildi. Aynı yıl en az 2.105 işçi çalışırken öldü. 94'ü çocuktu; içlerinde MESEM önlüğüyle, "staj" denilen bedava emek düzeninde ölenler var. Kimse bunlara güvenlik sorunu demedi.
Asgari ücret daha cebe girmeden açlık sınırının altındaydı. Vergi aşağıdan toplandı, teşvik yukarı dağıtıldı; greve polis, fabrikaya ihale düştü. Toprak da aynı sofrada: 7554 sayılı yasayla zeytinlikler, ormanlar, meralar maden ve enerji şirketlerinin önüne serildi. Akbelen'de zeytin ağaçları meyvesi dalındayken söküldü, ağacına sarılan köylünün karşısına jandarma dikildi. Afşin-Elbistan'da yıllardır zehir soluyan insanlara rağmen santralin büyütülmesine onay çıktı.
Devlet burada hakem falan değil. Patronun ruhsat bürosu, tahsilatçısı, gerektiğinde de özel güvenliği.
Bodrum katı
Bu düzenin bir de bodrumu var. Türkiye bugün nüfusuna oranla Avrupa'nın en çok insan hapseden ülkesi; yüz kişilik yere 131 mahpus düşüyor. İçeride en az 1.412 hasta mahpus var, 335'inin durumu ağır; tahliye hızlanmıyor, yeni cezaevi yapılıyor. AİHM kararı Kavala için uygulanmadı, Anayasa Mahkemesi kararları Can Atalay için yok sayıldı. Demirtaş yıllar sonra çıktıysa hukuk nihayet işlediği için değil, sürecin takvimi öyle gerektirdiği için çıktı. Bir de adına hapishane denmeyen hapishaneler var: geri gönderme merkezleri. İçeridekilerin çoğuna bir suç bile isnat edilmiyor; suçları, sınırın yanlış tarafında doğmuş olmak.
Hapishane yalnız içeridekilere kurulmuş bir ceza değil, dışarıya kurulmuş bir cümle: fazla konuşursan, örgütlenirsen yerin hazır. Okul, kışla, fabrika ve koğuş aynı dersi farklı sınıflarda okutuyor: emir al, sıraya gir, sus. İtaat edene küçük ödüller, itiraz edene dosya.
Bu yüzden kimseyi yalnız bırakmayacağız. Kürt halkının iradesi yalnız kalırsa kayyım hepimize gelir. Grev yalnız kalırsa sefalet hepimize dayatılır. Kadınlar ve LGBTİ+'lar yalnız kalırsa devlet hepimizin bedenine biraz daha girer. Toprağını savunan köylü yalnız kalırsa suyu da havayı da birlikte kaybederiz. Birbirimizin mücadelesi yük değil, güvencemizdir.
Onlar özgürlüğün sınırını sessizliğimizle ölçüyor. Ölçsünler.
Biz de efendilerin ömrünü mücadelemizle ölçeceğiz.