Hasar raporu
Sonuçta bu satırlar yazılırken Trump Şi zirvesi ancak sona ermiş ve zirvede kimin ne alıp ne verdiği sorusunun yanıtı henüz netleşmemişti. Zirvenin sonucu ne olursa olsun iki kutuplu dünyanın bitiminden sonra ABD’nin tek kutuplu tek süper güçlü dünya arzusu gerçekleşmemiş görünüyor. Artık dünyanın bölgesel ittifaklarla birlikte çok kutuplu bir dünyaya doğru evrilmekte olduğunu gözlemlemek zor değil.
Birkaç aydır dünyanın gündemini işgal eden İran-ABD-İsrail Savaşı bir belirsizlikle tıkanmış görünüyor. Savaş ne devam ediyor ne de savaş bitti diyebiliyoruz. Çünkü bu savaşın pişiricileri (ki onlar saldırgan taraf oluyor) ne istediklerini alabildiler ne de savaşı bu biçimde sürdüremeyeceklerini gördükleri halde savaştan vazgeçmeyi kabul edebiliyorlar. Zira şimdiden savaşın vardığı şu noktada 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel Amerikan hegemonyası sarsılmış durumda. Bu hegemonyanın orta doğudaki koçbaşı olan Siyonist İsrail rejimi ise ABD ve Avrupa başta olmak üzere tüm Batı Bloğunda sahip olduğu koşulsuz desteği yitirmeye başlamış durumda. Soğuk savaş yıllarında Batı Bloğunun “koruyucu kalkanı” olduğu iddiası ile kendine uluslararası bir meşruiyet yaratmaya çalışan NATO ittifakı bu ittifakın kurucusu ve hamisi ABD’nin “çılgın” başkanı Trump tarafından ayaklarının altındaki sandalye çekilerek mesnetsiz bir boşluğa itildi. Oysa NATO’nun Avrupa için anlamı sadece soğuk savaş döneminde anti-komünist bir “liberal demokrasi” güvenliği değil aynı zamanda geleneksel Rus yayılmacılığının ABD önderliğinde engellenmesi anlamına geliyordu. Soğuk savaşın bitişi despotik Rus Sosyalizmi karşısında “Liberal Batı Demokrasilerinin” galip gelmesi anlamına gelmesi gibi görünse de aslında soğuk savaş dönemine ait ideolojik, politik, ekonomik vb. argümanların yeniden ele alınıp yeni duruma uygun hale getirilmesi anlamına geliyordu. ABD liderliğine kendini teslim etmeyi ve onun ekonomik politik gücüne biat ederek hiza ve istikameti bozmadan “rahat etmeyi” seçen “düşük profilli” batılı liderler, işler iyi gittiği ve seçmenlerinin eğilimlerinde herhangi bir risk görmedikleri sürece uyum sağlamayı statükoyu sorgulamamayı tercih ettiler. Eskiden kalan alışkanlıklar sağdan sola doğru uzanan politik yelpaze onların işlerini görmeye yetiyordu.
Ancak Sovyet Bloğunun dağılması iki kutuplu dünyaya son vermekle kalmadı ABD’nin kendi gücünü abartarak kendi dışındaki dünyayı ben ve ötekiler kibri içinde algılamasını, kendisini her şeyi yapmaya muktedir tek süper güç olarak görmesine neden oldu. Oysa ne Sovyet sonrası Rusya Putin ile yeniden yapılanarak ayağa kalkarken eski emperyal emellerinden vazgeçmeye niyetliydi ne de Çin dünyada her alanda bir numara olmak üzere kendine koyduğu stratejik hedeflerden bir adım geri durmuştu.
Birinci Körfez savaşı, 11 Eylül komplosu sonrasında İkinci Körfez savaşı, Irak işgali, Afganistan macerası vb. savaşlar boyunca ABD el yükseltmeye devam etti. ABD dünyada saldırganlığa, İsrail ise orta doğuda genişlemeye devam etti. Savaş sonrası etkisiz de olsa BM aracılığıyla kurulmuş olan uluslararası normlar sistemi bizzat ABD-İsrail ittifakı tarafından aşındırılmaya devam etti. Çin ise bu gelişmeleri not ederek kendi planına odaklanıyordu. Ancak Sovyet İmparatorluğunun büyük askeri mirası üzerinde yükselen Yeni Rusya not almakla yetinmedi. Eski Sovyetler Birliği topraklarını yeniden geri almak için harekete geçti. Putin Ukrayna’ya saldırırsa nasıl bir tepki göreceğini tam kestiremiyordu. Bu yüzden ilk işi birinci saldırıyı Kırım ve Donbass ile sınırlandırarak üniformasız Rus askerleri ve paramiliter gruplar aracılığıyla yapmayı tercih etti. 2014’ de Donbass’ın tamamı ele geçirelememiş olsa da Kırım tamamen Donbass ise kısmen ele geçirildi. Bu saldırı bir laboratuardı. Artık Putin Batı’nın tepkisini kestirebiliyordu. 2021’de asıl büyük saldırı geldi. Sonrasını biliyorsunuz bir yerde kilitlenen savaş bugünlere kadar geldi.
Bunlar olurken neo kolonyal politikaları iflas eden ABD Afganistan’ı terk etmek ve Taliban ile uzlaşmak zorunda kalmıştı. İsrail ise gerek Filistin coğrafyasında (Gazze başta olmak üzere) gerekse Lübnan’da genişlemeye devam ediyordu. 7 Ekim Hamas saldırısı İsrail’e kendi 11 Eylül’ünü yaratma imkanını ve Gazze’de açık bir soykırımı başlatma olanağını verdi. ABD’de Trump’un ikinci kez seçilişi ise Netanyahu için bulunmaz ve gelmesi özlemle beklenen bir fırsattı. Bu koşullar altında Epstein ittifakı açık yüzünü gösterdi Birinci İran (12 gün) savaşı ve İkinci İran savaşı için düğmelere basıldı.
Ancak gelinen noktada savaş istenildiği gibi gitmedi, ne İran Trump ve Netanyahu’nun sandığı kadar hazırlıksız, ne teknolojik olarak sanıldığı kadar ilkel , ne stratejik olarak yalnız ne de İran halkları Trump ve Netanyahu’nun sandığı kadar kendileri ile müttefik olmaya niyetliydiler.
Suriye’de ve Rojava’da neler olup bittiğini hep birlikte gördük.
İran’a karşı ABD ve İsrail’i teşvik eden körfez ülkeleri kazın ayağının sanıldığı gibi olmadığını ABD ve İsrail’in para bastırmakla onları koruyamayacağını anlamak zorunda kaldılar.
Sonuçta bu satırlar yazılırken Trump Şi zirvesi ancak sona ermiş ve zirvede kimin ne alıp ne verdiği sorusunun yanıtı henüz netleşmemişti.
Zirvenin sonucu ne olursa olsun iki kutuplu dünyanın bitiminden sonra ABD’nin tek kutuplu tek süper güçlü dünya arzusu gerçekleşmemiş görünüyor. Artık dünyanın bölgesel ittifaklarla birlikte çok kutuplu bir dünyaya doğru evrilmekte olduğunu gözlemlemek zor değil. Kuzey Atlantik ittifakının mali ve askeri yükünü kendi ulusalcı çıkarları için üzerinden atmak isteyen ABD kendisine soğuk savaş dönemince koşulsuz destek ve itaat sunan Batılı dostlarını “yüzüstü” bırakmakta beis görmedi. Ukrayna’da Avrupa’nın gördüğü Putin’in yayılmacılığının dizginlenmesi endişesini Trump kaygısızca empati ve yapmayarak gereksiz kaynak israfı olarak gördü NATO’nun ABD için gereksiz bir yük olduğunu savunacak kadar blöf yapmada el yükseltmeye devam etti. Oysa Trump istese bile ABD NATO’dan kolay çıkamaz zira NATO’da ABD ile Batı ittifakı arasındaki ilişki eşit bir ilişki değil NATO aynı zamanda müttefiklerin hegemonya mimarisi içinde ABD çıkarlarına göre konsolidasyonunu da sağlıyordu. Her ne kadar kolay olmasa da ABD’nin ayrılması halinde NATO’nun askeri örgütlenmesinin sağladığı birikim Batılı ülkelerin ABD olmadan Rusya’nın Batıya doğru yayılma tehdidine karşı kendi öz güçlerine güvenerek tamamen eşitlikçi olmasa da daha az hiyerarşik bir örgütlenmeye gitmelerine yol açabilir. Brexit ile AB ile yolları ayıran Büyük Britanya’nın ABD ile geleneksel Anglosakson ortaklığından ayrılarak kendisinin coğrafi ve kültürel olarak daha yakın olduğu AB ile yeniden ittifaka girmesine neden olabilir. Bu ittifaka Hiroşima’dan sonra neo kolonyal bir esaret içinde yaşamaya ve kalkınmaya mecbur bırakılan Japonya’nın, Büyük Britanya ile tarihsel bağları devam eden Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da katılması çok uzak bir ihtimal değil. Hele ki Trump’un bizim eyaletimiz olun diye açıkça tehdit ettiği Kanada ve Meksika’nın da kendilerini ABD tehdidi altında görerek bu ittifaka katılmaya karar vermeleri hiç de şaşırtıcı olmazdı. Tüm bunlar olurken Çin ve Rusya’nın aralarında mesafeli bir ortaklık ile kendi yollarında yürümeye devam edeceklerini yeni müttefikler edinme peşinde olacaklarını tahmin etmek zor değil.
Şu Temmuz başında Ankara’daki NATO zirvesi geçsin daha neler konuşulur. Ancak cin şişeden çıktı artık ABD tek patron değil güç kaybetmekte olan bir patron. Çok kutuplu dünyanın kapısı açıldı. Siyonizm ise artık yayılmaya değil İsrail’in kazanımlarını korumaya çalışacağı bir dönemle yüzleşmek zorunda.
Buradan Türkiye ve Ortadoğu halkları için ne çıkar kestirmek güç ancak her statüko değiştiğinde oluşan çatlaklar halklar için öngörülemeyen imkanlar içerir. Türkiye’de mevcut iktidarın totaliter yönelimlerine, ülkeyi bir hapishaneye çevirmesine, beceriksiz muhalefeti tamamen kriminalize etmesine, Öcalan gibi itibarı tükenmiş bir simadan medet ummasına bakarak rasyonel olarak fazla manevra alanı kalmadığını, bütün geleceğini entrika, provokasyon vb. kurgulara bağladığını görebiliyoruz. Hep söylediğim ve inandığım bir ilke var ki, o da; Türkiye’nin geleceğini mevcut aktörlere bakarak değerlendirmek kurulmuş oyunun içine dahil olmak anlamına gelir, eğer gerçekten bir şeylerin değişmesini istiyorsak kendi inandığımız şeylerden vazgeçmeden kerhen değil doğrudan oyunun içinde olmalıyız. Önümüzdeki dönemde sivil itaatsizlik kavramını daha sık duymak durumunda kalabiliriz. Yaşayıp göreceğiz.