Transhümanizm: uygarlığın tanrı olma fantezisi
Genetik müdahale, biyolojik yeniden tasarım ve doğanın mühendislik nesnesi hâline gelmesi korkunç sonuçlar doğurur: kitlesel yok edişler, derin etik ve ekolojik yıkımlar kaçınılmaz olur. Ekosistemlerin dayanıklılığı çeşitlilikten gelirken, merkezî ve planlı müdahaleler önüne geçilemez, kontrol edilemez bir tekno-bilim hegemonyasına dönüşür.
Birkaç hafta önce liberter’de, Onur Hepgüler tarafından kaleme alınan İlkelciliğin Sefaleti ana başlığıyla dört bölümden oluşan uzun bir yazı yayımlandı. Yazarla aynı fikirde olmasam da metnin kapsamı, referans çeşitliliği ve polemik cesaretiyle dikkate değer bir emek ürünü olduğunu teslim etmek gerekir. Bununla birlikte, kurduğu teorik zemin ile vardığı sonuçlar arasındaki uçurum, metni eleştiriye özellikle açık hâle getiriyor. Onur Hepgüler, bu çalışmasında anarko-primitivizmi romantik, bilim dışı ve tarihsel açıdan sorunlu bir düşünce biçimi olarak konumlandırırken; teknolojik ilerlemeyi, uygarlığı ve özellikle anarko-transhümanizmi özgürleşmenin en tutarlı yolu olarak sunuyor. Bu iddialı çerçeve, yalnızca karşı çıkılmayı değil, dayandığı varsayımlar ve kavramsal tercihler bakımından dikkatli bir teorik sorgulamayı da gerekli kılıyor.
Uygarlık, sorunun kendisidir
Yazarın uygarlığa dair temel yaklaşımlarından biri; uygarlığın kendisini değil, onun kapitalist ve devletçi biçimlerini sorun olarak görmesidir. Primitivist itiraz tam da burada başlar. Çünkü uygarlık, yanlış ellerle kurulan nötr bileşenlerin toplamı değil. Bu nedenle primitivizmin uygarlık eleştirisi romantik değil, yapısaldır. Uygarlığı yalnızca teknolojik ilerlemeler formu olarak değil; onu aynı zamanda başlı başına bir tahakküm sistemi olarak tanımlar. Tarım, şehir, devlet, yazı, zaman ölçümü, iş bölümü, sembolik kültür; bunlar insanın doğayla doğrudan ilişkilenmesini kesen bambaşka bir dünyanın yapı taşlarıdır. Bu yüzden uygarlık, insanın doğayla ilişkisinde bir üst aşama değil; kopuş anıdır. Belirli tarihsel kırılmaların insan-doğa ilişkisini dönüştürmesidir. Bu kopuşun nihai sonucunda doğa yaşanan bir alan olmaktan çıkıp yönetilen bir kaynak haline geldi. Yüz yüze insan ilişkilerinin adım adım kurumsal yapılara devredilmesiyle insan doğadan kopup evcilleşti. Tarihsel süreç boyunca bunu gerçekleştiren yapı taşları uygarlığın yukarıda saydığım yegâne bileşenleridir. Dolayısıyla uygarlık eleştirisi, “geçmiş daha iyiydi” iddiasının ötesinde, esas olarak bugünkü toplumsal ve ekolojik krizlerin hangi yapısal süreçlerden doğduğunu sorgulama çabasıdır. Yazarın, uygarlık yerine onun eleştirisini içeren düşünceyi “sefalet” olarak nitelemesi uygarlığı tarihsel ve yapısal bir bütün olarak olumladığı anlamına gelir. Bu kabul noktasından hareketle, baskıcı olmayan bir tekno-uygarlık arayışı nafile bir çaba olur. Çünkü burada sorun, uygarlığın yanlış uygulanışı değil, üretim sürecinin bizzat baskıcı yapısıdır.
Primitivizmin uygarlık eleştirisi ise “mağaraya dönelim” çağrısı değil. Bu uygarlık bir leviathan’dır; sadece canlıları değil gezegeni de yok edecek; sorunun kendisidir, sürdürülemez ve gayrimeşrudur. Bu temel reddiye geçmişi idealize etse de uygarlığa karşı cesur bir kopuş çağrısıdır.
Asil vahşi miti
Yazar, primitivizmi büyük ölçüde “asil vahşi” mitinden hareketle eleştiriyor. Ancak bu, anarko-primitivizmin gerçek iddiasını ıskalayan bir yaklaşım. Anarko-primitivizm, insan doğasına dair sabit ve masum bir öz varsayımından çok, belirli tarihsel kırılmaların insan–doğa ilişkisini nasıl dönüştürdüğünü tartışır. İlkel topluluklarda yabancılaşmanın olmadığı ya da daha düşük olduğu; toplumsal ilişkilerin doğrudan ve yüz yüze kurulduğu; üretim ve tüketimin yaşam eksenini ele geçirmediği bir varoluş biçiminin binyıllarca sürdüğünü ve bunun mümkün olabileceğini tartışır. Uygarlığın doğal kabul edilen varsayımlarını reddetmeyi; ilerleme mitini sorgulamayı, insanın doğayla kurduğu ilişkinin başka biçimlerinin mümkün olduğunu hatırlatmayı amaçlayan eleştirel bir çerçeve sunar. Bu çerçeve, geleceğe dair tek ve mutlak bir reçete sunmaz, ancak mevcut gidişatın kaçınılmaz olmadığını göstermeye çalışır.
Yani mesele, ilkel insan “asildi iyiydi” değil; uygarlıkla birlikte insan fenomeninin ve bütün bir deneyiminin niteliği köklü biçimde değiştiğidir. Yoksa, avcı-toplayıcı yaşam acısız değildi. Ama acı soyutlanmamıştı. Ölüm istatistik değildi. Açlık grafiklerle yönetilmiyordu. Şiddet uzmanlaşmamış ve süreklilik kazanmamıştı -endüstriyel değildi. Uygarlık ise acıyı ortadan kaldırmadı; acıyla aramıza kurumsal ve soyut bir mesafe koydu. Ve acının gerçekliğini görünmez kılan bu mesafe, ahlaki körlüğün ta kendisidir.
Manipülatif arkeoloji ve antropoloji
Her şeyden önce uygarlık öncesi yaşam üzerine araştırma yapan antropolog ve arkeologlar milyon yıl süren insan ve insansı toplulukların temel yaşam formları hakkında fikir birliğine varmış değiller. Antropolojinin ilk örnekleri kana susamış maço tarihöncesi yorumlarıyla dolu. Uygarlığın şiddet örneklerini tarihöncesine yamayan bu tür araştırmalar 1970’lerden beri ciddiyetini ve itibarını yitirdi. Toplu hayvan iskeletlerini avcılığın kanıtı olarak sunmak; ya da insan kafataslarında gördüğü kırıkları savaş kanıtı diye sunmak metodolojik bir skandaldır. Bunu tarihöncesinin bütün çağlarına yaymak, süreklilik arz eden örgütlü savaşlarla aynı kefeye koymak ise düpedüz tarafgirliktir. Uygarlığın uzmanlaşmış, merkezileşmiş ve günümüzde de tekelleşmiş şiddetini üst paleolitik dönemdeki muhtemel örneklerle -üstelik aynı kavram ve kriterlerle- kıyaslamak, bilimselliği bir yana, ahlaki de değil.
Uygarlıkçı akademi tarihöncesi topluluklarda şiddet ararken bu kavramı tarihsel bağlamından koparıp evrenselleştirir. Böylece, aksiyal dönemdeki kemik travmalarını bile tarihöncesinin savaş kanıtı olarak gösterir. Ritüeller, kazalar veya gruplar arası düzensiz çatışmalar ile uygarlığın sistematik, uzmanlaşmış ve süreklilik arz eden şiddeti arasındaki farkı siler. Bu yaklaşım, nicel veriyi tarihsel bağlamın yerine koyan metodolojik bir indirgemeciliktir. Temel referansları, L. Keeley, S. Pinker, R. Dart, K. Lorenz gibi isimlerdir.
Oysa son dönem antropoloji, insan topluluklarının yaşamını çizgilsel bir ilerleme ya da sürekli şiddet anlatısıyla açıklamıyor. D. Graeber ve D. Wengrow’un çalışmaları, tarım öncesi ve erken tarım toplumlarında hiyerarşi, eşitlik, liderlik ve şiddet biçimlerinin son derece değişken olduğunu gösterir. Bu yeni bakış, uygarlık öncesi insan doğası ya da “kaçınılmaz şiddet” gibi genellemeleri anlamsız kıldığı gibi, uygarlığın zorunlu evrimsel bir aşama değil, tarihsel olarak dayatılmış bir tercih olduğunu düşündürmektedir.
Bu bağlamda belirleyici soru, ilkel topluluklarda şiddetin var olup olmadığı değil, şiddetin ne zaman kurumsallaştığıdır. Genel kanı, İlk surlar, ilk silah depoları, ilk zorunlu askerlik ve ilk kitlesel imha izleri tarım, mülkiyet ve devletle birlikte görünür hale geldiğidir. Bu, şiddetin niceliğinden çok niteliğinde bir dönüşümdür. Uygarlık, hemen öncesindeki şiddeti –varsa bile- ortadan kaldırmamış; onu kurumsallaştırmış, uzmanlaştırmış ve sürekli kılmıştır. Bu fark göz ardı edildiğinde tarihöncesi ile modern uygarlık aynı etik terazide tartılır hale gelir ki bu hem tarihsel hem ahlaki bir çarpıtma olur.
Teknoloji nötr bir araç değil
Yukarıda da belirttiğim gibi yazar, teknoloji ve uygarlığa karşı değil. Neredeyse sanayi devrimine kadar kayda değer bir sorun yokmuş gibi cümleler kuruyor. Teknolojik ilerlemeyi olumlarken belirleyici olanın kullanım amacı ve biçimi olduğunu düşünüyor. Oysa teknoloji karşıtları ve primitivist anarşistler bu konuda daha kesin yargılara sahip olsalar da daha ihtiyatlı bakışa sahipler.
“İlkelciliğin Sefaleti” başlıklı metnin bütünlüğüne bakıldığında yazarın teknolojinin iktidar üreten hükmedici özünü kavramadığı iddia edilemez. Yine de şunu vurgulamak gerek: teknoloji birbirinden bağımsız aletler yığını değil, entegre bir sistemdir ve mükemmel toplumsal organizasyona dayanır. Yaygın enerji altyapılarını, uzmanlık ilişkilerini zorunlu kılar. Bu nedenle teknoloji belirli toplumsal ilişkileri yeniden üreten bir dinamiğe sahip. Ve bunların hepsi hiyerarşi üretir. Nükleer santral gibi uç bir örneği geçtim, yazarın kararlılıkla savunduğu genetik mühendislik yatay olabilir mi? Teknoloji iyi ve kötü yanıyla bütünlüklü bir tahakküm bileşenidir ve asla nötr değildir. Gündelik hayatta da sıklıkla duyduğum “Teknoloji araçtır, nasıl kullandığın önemlidir” cümlesi uygarlık mantığının en büyük çarpıtmasıdır.
Büyük ölçekli enerji ve yarı iletken üretimi, küresel iletişim ağları, yüksek uzmanlaşma ve nadir kaynaklar merkezi bir koordinasyon gerektirir. Bu koşullar altında teknik bilgi, kaçınılmaz olarak ayrıcalıklı olur. Teknik kararlar, kolektif tartışmadan ziyade uzman komitelerce alınır. Böylece iktidar, klasik devlet biçimlerinden farklı olsa bile daha spesifik bir elitizm şeklinde yeniden üretilir. Genetik mühendislik gibi alanlarda bu durum daha da hayati hale gelir. Çünkü, genetik müdahaleler geri döndürülemez biyolojik sonuçlar üreteceğinden hata payı telafi edilemez. Bu nedenle karar süreçleri, zorunlu olarak kapalı, temkinli ve hiyerarşik olur. Dolayısıyla bu noktada “yatay genetik teknoloji” fikri fanteziye dönüşür. Çünkü risk arttıkça denetim merkezileşir. Bu yalnızca politik bir tercih değil, teknolojinin işleyiş mantığı bunu dayatır.
Metabolik yeniden tasarım tekno-faşizmdir
Metnin en iddialı ve bana en uzak gelen bölümlerinden biri, transhümanizmi etik bir ilerleme olarak sunmasıdır. Onun için bu bölümde sözü biraz uzatacağım. Yazarın anarko-transhümanizm savunusu burada açıkça biyolojik ve ekolojik mühendisliğe evriliyor. Genetik müdahale, biyolojik yeniden tasarım ve doğanın mühendislik nesnesi hâline gelmesi korkunç sonuçlar doğurur: kitlesel yok edişler, derin etik ve ekolojik yıkımlar kaçınılmaz olur. Ekosistemlerin dayanıklılığı çeşitlilikten gelirken, merkezî ve planlı müdahaleler önüne geçilemez, kontrol edilemez bir teknobilim hegemonyasına dönüşür.
Transhümanist yaklaşımın temel varsayımı, acının başlı başına ve koşulsuz bir kötülük olduğu iddiasıdır. Oysa bu varsayım evrensel, tartışmasız veya etik olarak zorunlu değildir. Acı, yalnızca nicel olarak azaltılması gereken bir veri değil, anlam, ilişki, öğrenme ve sınır deneyimiyle iç içe geçmiş varoluşsal bir olgudur. Acının tüm biçimlerini “teknik bir hata” olarak kodlamak etik düşünceyi indirgemeci bir faydacılığa hapseder. Bu yaklaşım, acının hangi koşullarda dönüştürücü, hangi koşullarda yıkıcı olduğu ayrımını ortadan kaldırır. Böylece etik özne, acıyla ilişki kuran bir varlık olmaktan çıkar, acıyı optimize eden bir mühendis konumuna gelir.
Transhümanist savunuda sıkça başvurulan “rıza alınamayan varlıklar adına karar verme” gerekçesi, masum bir etik zorunluluk değil, son derece tehlikeli bir sapaktır. Rıza yokluğunda yapılan her müdahale, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, müdahale edenin değerlerini genelleştirir. Bu, etik sorumluluğu genişletmez; aksine tek elde toplar. Hangi acının gereksiz olduğuna, hangi yaşam biçiminin “trajik” sayılacağına karar veren otorite, kaçınılmaz olarak normatif bir merkez yaratır. Bu merkez, kendisini teknik uzmanlıkla meşrulaştırır; etik çatışmaları “verimsizlik” veya “eski biyoloji” olarak yaftalar. Bu noktada sorun müdahalenin ölçeği değil, karar verme yetkisinin tek taraflılığıdır.
Metabolik yeniden tasarım fikrinin arkasında örtük bir varsayım var: doğa, optimize edilmemiş bir sistemdir. Evrim, düzeltilmesi gereken hatalar üretmiştir; acı, ölüm ve yırtıcılık tasarım kusurlarıdır. Bu bakış açısı, doğayı dışarıdan okunup yeniden yazılabilecek bir data/kod tabanı olarak görür. Bu nedenle “iyileştirme” iddiasıyla yapılan her köklü müdahale, öngörülemeyen zincirleme sonuçlar üretir. Burada sorun hata yapma ihtimali değil; hatayı telafi edememe ihtimalidir.
Mesele, anarko-transhümanizmin kötü niyetli olması değil, etik ve politik olarak kaçınılmaz biçimde merkezileştirici olmasıdır. Yaşamın ne olduğuna, hangi acının tolere edilebilirliğine ve hangi bedenlerin yeniden tasarlanacağına dair kararlar, teknik uzmanlık gerektirdiği ölçüde demokratik denetimin dışına çıkar. Böylece iktidar, klasik devlet biçimlerinden daha kapsamlı bir düzleme yerleşir: biyolojik norm üretimi! Bu noktada ortaya çıkan şey yalnızca eko-diktatörlük değil, yaşamın kendisini yöneten bir tekno-egemenliktir. Faşizm burada bayrak ve üniforma ile değil, algoritma, protokol ve etik komite diliyle işler.
Bu bakımdan özgürlüğü, acının yokluğu, ölümün ertelenmesi, biyolojinin aşılması olarak tanımlayan anarko-transhümanizm özgürlük projesi şöyle dursun, biyolojik kolonizasyondur. Her şey optimize edildiğinde, planlandığında, düzeltildiğinde acı azalabilir ama yaşam bir mühendislik projesine indirgenir. Bu projede mutluluk olsa da özgürlük yoktur.
“İnsanı aşmak” demek, insanın kırılganlığını kabul edememektir. Ölümü, acıyı, sınırlılığı “hata” olarak gören bir zihnin ürettiği şey özgürlük değil total kontroldür. Aslanları vegan yapma hayali, doğayı anlamak değil; doğayı yönetme arzusunun dışavurumu olabilir. Aslan yanlış bir varlıktır, zebra yanlış bir ekosistemde doğmuştur, evrim hatalı bir mühendisliktir. Bu bakışta doğa bir sistem, hayvan bir fonksiyon, insan ise bir düzenleyicidir.
Doğayı geçersiz ilan eden bu görüş apaçık ki faşizmin biyoteknolojik versiyonudur. Nitekim yazar da bunun farkında olarak “bu bir eko-diktatörlük değil midir?" sorusunun sorulacağını öngörüyor. Evet bu bir eko-diktatörlüktür! Ama sadece o değil, yaşamın her alanına hükmeden tekno-faşizmdir! Transhümanizmin insanı ve diğer canlıları yeniden tasarlama ütopyası gerçekleşirse Tanrı kompleksiyle birlikte uygarlığın teolojisine varır. Aslanları vegan yapmak, yırtıcıları kültür etiyle beslemek, metabolik yeniden tasarım… Bunlar yalnızca teknik öneriler değil varoluşun anlamına radikal bir müdahaledir: İşte transhümanizm! İşte tanrı konumuna yükselmiş insan: üstün planlayıcı, üstün etik otorite, üstün biyolojik editör.
Sonuç olarak, anarko-transhümanizm özgürlüğün diliyle konuşsa da hayatı ve tabiatı tekno-egemenliğin vesayetine teslim eden bir uygarlık teolojisi gibi karşımıza çıkıyor.