Klinik otorite ve antik çağda iyileşmeyi reddedenler -III- kassandra

İktidarın en eski susturma taktiği: Delilik teşhisi. Antik Çağ’ın Kassandra’sından bugünün Ahu Deryai’sine; gerçeği haykıranların nasıl "vaka" haline getirilerek hükümsüz kılındığını deşifre ediyoruz. "İyileşmeyi Reddedenler" dizisinin üçüncü durağında, sistemin sunduğu sahte huzuru ve klinik otoriteyi sorguluyoruz.

Klinik otorite ve antik çağda iyileşmeyi reddedenler -III- kassandra
Kassandra - Anthony Frederick Augustus Sandys

KASSANDRA

Ne işim var ki benim bu tanrısal süslerle, bilici asasıyla,

alay konusu oluyorum bunlarla sadece.

Defolun gidin haydi!

Ölmeden önce sizi parçalayayım da görün.

(Apollon) Üstümde tanrının kendisine ait bilici süslerim varken bile,

beni dosta da düşmana da,

aşağılık bir geveze, bir dilence gibi gösteriyordu.

Aptal bir serseri, sahte bir büyücü,

aklını kaybetmiş deli bir falcı karı,

dayandım yine de, direndim.

Ama şimdi gelin görün ki,

kendi bilicisini ölüme sürükledi.

 

Yukarıdaki yakarışlar doğrudan Kassandra’nın kendi ağzından dökülür, Aiskhylos’un Oresteia üçlemesinin ilk oyunu olan Agamemnon tragedyasında.  Peki kimdi bu Kassandra, neden böylesine bir yakarış içinde?

Kassandra, Troya Kralı Priamos ile Kraliçe Hekabe’nin kızlarıdır. Tanrı Apollon ona aşık olur ancak Kassandra yüz vermez. Daha sonra aralarında bir anlaşma konu olur. Kassandra’nın Apollon ile birlikte olması karşılığında biliciliğin ve kehanetin tanrısı Apollon ona bilicik yeteneği verecektir. Anlaşma gereği Apollon üzerine düşeni yapar, Kassandra’yı geleceği tüm çıplaklığıyla gören, doğrunun ne olduğunu bilen yetilerle donatır. Ancak Kassandra, anlaşmaya uymaz ve Apollon’u bir kez daha reddeder. İktidarın ona verdiğini yine iktidara karşı kullanır. Bu duruma tanrı fena halde öfkelenir. Tecavüz Apollon’un yöntemlerinden biri olsa da, sık sık bu yola başvursa da bu kez lanetlemeyi seçer ve Kassandra’nın diline tükürür. Bu tükürük, basit, sıradan bir tükürük değildir. Kassandra, tanrının donattığı o yetilerden yoksun kalmayacaktır ama diline tükürülerek lanetlenmesi sonucu, söylediklerine hiç kimse inanmayacaktır, hatta deli zırvası deyip geçeceklerdir.

Tam da tanrının planladığı gibi olur. Akhalar, tahta atı Troya önüne bırakıp saklandıklarında Kassandra bunun bir tuzak olduğunu çok söyler ancak dinletemez ve kent yağmalanır. Agamemnon’un esiri olarak Mykenai’ye götürüldüğünde, sarayın önünde yine olacakları söyler, önce Agamemnon’un, ardından da kendisinin öldürüleceğini tüm ayrıntılarıyla anlatır ve üstelik öldürenin kim olduğunu da, onun da kimin tarafından öldürüleceğini de uzun uzun anlatır. Her zaman olduğu gibi onun sözlerine yine kulak asılmaz.

Öyküde en dikkat çekici olan alanlar ise, iktidar ile yapılan anlaşma, iktidarın kontrol edemediklerini lanetleme, hükmettiğine sağladığı kimi haklar ve yetilerin kendine itaatsizlik olarak döndüğünde şiddetin her türlüsünü kullanma eğilimi olarak da görebiliriz ancak en sarsıcı olan ise, Kassandra’nın iktidarın nimetlerini kullanarak iktidar olana kafa tutması, itaatsizlik yapması da madalyonun en kışkırtıcı yüzlerinden biri.

Ancak Kassandra’nın yakarışları, iktidarın ona verdiği geleceği görme, doğruları görme konusundaki yeteneğinin, aslında bireysel hayatında bir yıkıma dönüşmesi sonucudur. Doğruyu görme yetisine sahiptir ancak iktidar olanla uzlaşmaması, ona hizmet etmemesi, iktidarın hışmına uğrayarak lanetlenmiş olması onu toplum dışılığına da neden olur. Sadece iktidar değil, bilinçli ya da bilinçsiz iktidara rıza gösteren, itaat edenler de, Kassandra’nın varlığı ve doğruları söyleyebiliyor olması, kendi konfor alanları için oldukça büyük bir tehlike oluşturmasından dolayı, tam da Kassandra’nın yakındığı gibi, onu akıl hastası, deli, ıvır zıvır konuşan bir geveze olarak aşağılanmasına yol açar. Belki de Kassandra’nın en büyük savaşı, iktidarın kendisi olan bizzat Apollon ile olan mücadelesinden çok, bilinçli ya da bilinçsiz açık rıza gösteren ve kendi konfor alanlarına uygun olmayan her  varlığı, ne denli doğru ve gerçek olursa olsun reddetmenin de ötesinde saldıran geniş kitleler olmuştur ne yazık ki.

Çünkü her şeyden önce, varsayılanlara, iktidarın doğru olarak dikte ettiklerine ve uyum için de sahte bir huzur ile yaşamak sevdasıyla özgürlüklerinden ve doğrulardan vazgeçenlerin konfor alanlarına saklananların, bu kendine benzemeyenleri etkisiz hale getirmesinin en kullanışlı yolu, akıl sağlığı, delilik gibi psikolojiyle ilintili alanlarda etiketlemektir. Doğrudan teorik bir tartışmaya girmek ya da fiziksel bir şiddet ile susturmaya çalışmak, muhalif olanı, aykırı olanı daha da güçlendirme olasılığı taşır. Ancak onu delilikle, akıl sağlığı yerinde olmamakla yaftalamak ise, tüm sözlerini daha söylemeden hükümsüz, değersiz kılınması açısından en elverişli yöntemdir. Bu aykırı olanın, doğruları dile getirenin de, hem bu konfor alanına kafasını sokup deve kuşu misali saklanan kalabalıkların içinde olup yaşamanın ne denli eziyete dönüştüğünü de yine Kassandra’nın yakarışlarından görebiliyoruz. Öyle ki sahip olduğu o doğruları görme, bilme yetisini de fırlatıp atmaya, herkes gibi inandırılmak istenene inanarak sakin bir yaşam peşinde olduğunu da hissedebiliyoruz. Elbette ki iktidar, açık rıza ile anlaşamadığı aykırı ve doğruları dillendireni lanetlemesinin yanı sıra, öyle ya da böyle en sonunda onun ölümüne de yol açabiliyor ve kendini bu aykırı seslerden ebediyen de korumaya çalışabiliyor.

Öykü, tarihsel olarak günümüzden 3000-3500 yıl önce geçmiş olsa da, Kassandra’nın karışılaştığı bu etiketlenme ve ruhsal sorunları olan, hatta “deli” olarak tanımlanan bir insana dönüşmesi günümüzde de eksiksiz sürdürülüyor. Bu kadar eski olan bu taktik, hala iktidarlar tarafından en etkili susturma yöntemleri olarak kullanılmaya devam ediyor. Bu sadece makro iktidarlar için değil, iki insan arasındaki totaliter ilişkilerde ya da otoriter ilişki sağlamaya çalışanlarda da sıklıkla görülür, itiraz eden, aykırı söz söyleyenler her zaman karşı argüman üretilemediğinde “hastasın sen” gibi yaftalarla sadece susturulmasına değil, söylenenlerin de ciddiye alınmaması gereken deli zırvası noktasına indirgenme çabasından başka bir şey değildir. Ne de olsa iktidar olan ya da iktidar olup tahakküm kurmak isteyen kişi ya da kurumlar için kendi sözlerinin dışındaki her söz, her yorum birer zırva olarak tanımlanmaya aday.

Günümüzde de bunun örneklerini fazlasıyla görmekteyiz, binlerce yıldır süren bu taktiğin hala işe yaradığını görmek de aslında iktidarın bu en elverişli araçları kullanma konusundaki ısrarın, geniş kitlelerce de hala kolaylıkla kabul edilebilir olmasından geçiyor.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı ve katliamları sonucu, Aaron Bushnell isimli bir ABD askeri kendini yakarak protesto etmişti. Küresel medya ya da iktidar, hızla o asker için ruhsal sorunları olan, kişilik bozukluğu yaşayan bir insan olduğu ve davranışının da bir sapkınlık olduğu yönünde haberler ve demeçlere başvurdu. Böylelikle eylem, eylem olmaktan çıkacak, herhangi bir kişinin yaşadığı ve onunla sınırlı olan bir sürece dönüşecektir doğal olarak.  Koydukları “davranış bozukluğu” teşhisi ise aslında kendi kalıplarına uymama hali olmaktan başka bir şey değildir. Bozukluk olarak tanımlanan ise iktidarın ihtiyaçlarına uygun olmama haliydi, o davranışın nesnel olarak taşıdığı anlam değil. Böylelikle bunu hem bir hastalık, bozukluk olarak tanımlayarak  bir vaka’ya indirgiyor ve hem de “iyileştirme” adıyla ama aslında itaat ettirme, rıza sağlama adına şiddet uygulamasını meşrulaştırıyor.

Aynı şekilde, yine aynı saldırı ve katliamları protesto eden bir genç için de “akıl sağlığı yerinde değil” yaftası yapıştırılmış, eylemi eylem olmaktan çıkarılmaya çalışılmıştı.

Ahu Deryai: Bedeniyle Sınır Çizen Kassandra

Benzer susturma, sindirme yöntemlerinde adını en çok duyduğumuz isim ise İranlı aktivist Ahu Deryai idi.

Ahu Deryai’nin eylemi ne başörtüsüydü ne de şu ya da bu kıyafet idi. Onun eylemi tam anlamıyla iktidarın, onun bedeni üzerindeki tahakküme ve mülkiyet iddiasına itiraz idi. İster mollaların dini zorbalığı olsun, ister laik sistemin “toplum huzuru” bahaneleri olsun her iki sistem de kadın bedenini kendi ideolojik laboratuvarında, tahakküm etme hakkına sahip olunan bir mülkiyeti olarak gördüğü bir “nesne” konumunda öte geçemiyor. Ahu Deryai’nin üniversite kampüsünde kıyafetlerini çıkarıp atması, iktidarın kendi bedeni üzerindeki tahakkümünü alıp yere atmasından, iktidarın o ideolojik laboratuvarını yıkmasından başka bir şey değildi. Tıpkı Kassandra’nın tanrıdan gelen o üzerindeki nesnelere defolun gidin demesi, parçalamak istemesinin eyleme dönüşmüş halidir.

Elbette günümüzün iktidarı da binlerce yıl öncesinin iktidarı ile aynı yolu izlemiş, kendisine rıza gösteren kalabalıklarla birlikte, Ahu Deryai ve eylemini kendisine siyasi bir rakip, bir itaatsizlik olarak tanımlamak yerine, kendine uygun olmadığı için “davranış bozukluğu” diyerek, bir protesto niteliğinden çıkarıp bir “vaka” haline dönüştürmesiyle hem eylemini hükümsüz kılma hem de Ahu Deryai’yi kendi deyimleriyle “iyileştirme” ama aslında kendine tabii tutma girişiminde bulunarak binlerce yıllık geleneği sürdürmüştür. Klinik yapı bir kez daha iktidara hizmet etmeye devam ederek, insan sağlığı hedefinden uzaklaşarak “klinik otorite” kimliğini göstermiştir. Ahu Deryai’nin psikiyatri kliniğine götürülerek eyleminin bir “vaka” haline indirgenmesiyle, Apollon’un Kassandra’nın diline tükürerek lanetlemesi arasında da hiçbir ayrım bulunmamakta, yöntemler farklı olsa da işlevleri tamamen aynıdır. Her ikisine de “delilik” damgası vurulmuştur.

Ahu Deryai neden hapsedilmedi de psikiyatriye gönderildi? Hapis yöntemi kullanılmış olsaydı, Ahu Deryai’nin davranışı, iktidar tarafından da bir “eylem”,  bir “protesto” olarak tanımlanacak ve hem bir siyasi rakip olarak tanımlanacak hem de itaatsizlik sonucu iktidarın gücü sarsılmış olacaktı. Ancak psikiyatriye götürülmesiyle tüm bunların önüne geçilmiş, aynı zamanda da “bir vaka”, “bir vaka dosyası”na indirgenerek hükümsüz kılınmış, kendine benzetme, kendine rıza üretme, kul olma, boyun eğme sağlanması için “iyileştirme” bahanesiyle örtbas edilmiş olacaktı.

Aslında Ahu Deryai, ister Tahran sokaklarında olsun, ister bir kliniğin soğuk, metalik odasında olsun, binlerce yıl önceki Kassandra ile aynı kaderi paylaşıyor.

Gerçeği, doğru olanı, “bu hayat benim” demeyi, bedeniyle haykırdığı için iktidar ve onun hizmetinde olan klinik otorite tarafından bir “vaka”ya dönüştürüldü. 

Bakışımızı yine binlerce yıl öncesinden gelen sese, Anaksagoras’a çevirelim. “Bütünün her bir parçası bütünden pay alır ve onun tüm özelliklerini taşır”. Yani parça, bütüne ne kadar benziyorsa o kadar sağlıklıdır. Peki ya bütün sağlıklı değil ise?