Öcalan: müzakereci mi tasfiye aktörü mü?
Tartışılması gereken konu onlarca ülkede yaşayan milyonlarca insanın hangi sebeple iradelerini koşulsuz şartsız hapisteki bir lidere teslim ettiğidir. Üstelik, hiç kimseye hesap vermeyen, hiçbir şekilde eleştirilemeyen bu kişi krallara, diktatörlere nasip olmayacak yetki ve dokunulmazlığa sahip. Örneğin, İmralı’da tasarlanan proje olmasa hangi güç Rojava’da YPJ saflarındaki binlerce silahlı kadını cihatçı suriye yönetimine entegre edebilirdi?
PKK’nin tasfiye edilmesi sürecinde kamuoyundan gizlenen görüşmelerin bir amacı da şuydu: Öcalan’ı müzakere yapıyormuş gibi gösterip hareket üzerindeki otoritesini daha da pekiştirmek ve kontrol dışı, muhtemel gruplaşmaları engellemek. Bildiğim kadarıyla örgütten fire verilmeden bu amaca ulaşıldı. Yarım asırlık PKK hareketi, iç tartışmaya imkân tanınmadan kavgasız, gürültüsüz, düzen ve disiplin içinde tasfiye edildi. DEM vekillerinin de kabul ettiği çerçeve yasayla bu tasfiye süreci yasal zemine taşındı. Böylece, Terörsüz Türkiye süreci bu çalışmanın ürünü olarak hukuki bir bağlama oturtuldu.
Öte yandan MİT yetkilileriyle Öcalan’ın sohbetleri deşifre edildikçe, PKK ve DEM yöneticilerinin yıllardır ağızlarına sakız ettikleri “Öcalan’a statü” şartının da dostlar pazarda görsün türünden bir laf olduğu anlaşılıyor. Çünkü, çerçeve yasada Öcalan’ın kapsam dışı tutulmasına şaşırmayan neredeyse yok.
Şimdi, iki yılın sonunda ortaya çıkan tabloya bakalım: Bunun, Kürt toplumsal hareketini tasfiye eden ve tam da denildiği gibi Terörsüz Türkiye projesi olduğunu daha açık, daha çıplak nasıl tarif edebiliriz? “Olmazsa olmaz” dedikleri Öcalan’ın statüsü yok, PKK yok, silahlı mücadele yok, pazarlık yok, hiçbir hak talebi yok. Buna karşılık, örgüt üyeleri için yapılan düzenlemenin siyasi statü şöyle dursun, onları saf dışı bırakıp tasfiye etmekten başka amacı yok. Çünkü yasadan yararlanmanın ön koşulu, kişinin başvuruda bulunması ve siyasi yasaklı statüyü kabul etmesidir. Ancak bu şartlar yerine getirildiğinde ceza ertelenebilir ya da ortadan kalkabilir. Durum buyken, bir müzakere ve çözüm süreci varmış gibi propaganda yapmak aklımızla alay etmektir.
27 Şubat çağrısı ve sonrası
PKK’ye fesih ve silah bırakma çağrısının yapıldığı 27 Şubat’tan bu yana, sürecin ne anlama geldiği ve nereye doğru gittiği üzerine düşüncemi birkaç kez yazdım. Belki yeterince okunmadığı, belki de anarşist camiada bu konuya fazla ilgi duyulmadığı için yazdıklarım kayda değer bir tartışma yaratmadı.Yine de bu yazılardan birine Dilaver Demirağ’dan itiraz geldi. Dilaver, özellikle "İki örnek üzerinden lider ihaneti" başlıklı yazımı esas alarak eleştirel bir değerlendirme kaleme aldı.(*)
Bu tür önemli meseleler üzerine anarşist camiada farklı bakış açılarının dile getirilmesini “kafa açıcı” olması bakımından gerekli ve değerli buluyorum. Bu nedenle Dilaver’den gelen itirazın birkaç noktası üzerinde durmak istiyorum.
Dilaver, süreç konusundaki tutumunu şu özet cümleyle ortaya koymuş:
“... ve eğer şu yaşanan süreç yaklaşık 50 yılı bulan acılara son verecekse ben bu sürecin yanındayım” demiş.
Bence iyi niyetli bir beklenti. Süreç gerçekten acılara son verip sorunun demokratik çözümünü mümkün kılacak yönde ilerliyorsa buna niçin karşı çıkalım ki? Peki durum böyle mi? İki yıldır müzakere edildiği söylenen süreç, bu beklenti doğrultusunda bir işaret verdi mi? Hayır. Süreci yürütenler önemli aşamalar katedildi dedikleri halde iktidar cenahından en ufak bir iyileşme, bir iyi niyet belirtisi gösterildi mi? Aksine, Kürt tarafı Kandil’de de Rojava’da da sahip olduğu imkânları bu süre içinde kaybetti.
Benim temel itirazım Öcalan’ın saf değiştirmiş konumuna rağmen müzakereci olmasınaydı. Çünkü, bugüne kadar yaptığı bütün çağrı ve beyanatlar açık şekilde devletin elini güçlendiren nitelikte.
Bununla bağlantılı ikinci itirazım ise, müzakere adı altında yürütülen bütün görüşme ve çalışmalarda Kürt toplumu için hangi siyasi hakların istendiğinin açıklanmaması; Öcalan ve DEM heyetinin (tabii orada kast ettikleri anlamda bir masa varsa) masaya adeta talepsiz oturması. Bunun en açık kanıtlarından biri DEM’in zaman zaman dile getirdiği hasta tutukluların tahliye edilmesi talebi gibi yasal zorunlulukları masaya taşımasıdır. Yasaya uyun çağrısını müzakere talebi haline getirmek elinin boş olduğunu gösterir. Çok açık ki DEM, Öcalan’ın “basın ve halkla ilişkiler sorumlusu” olmanın ötesine geçemiyor. Çünkü daha işin başında iradesini ona teslim ettiğini defalarca beyan etti.
Ancak Dilaver, süreci bütün boyutlarıyla ele almadığımı, “ihanet” kavramını aktörlere odaklanarak kullandığımı belirtiyor. Elbette sürecin birçok boyutu olabilir. Benim üzerinde durduğum boyutu, saf değiştirdiği her açıklamasıyla ayan beyan ortada olan bir lideri müzakereci yapıp bizi de buna inandırmak istemeleridir.
Benim gördüğüm boyutta Kürt tarafının kimseye hesap verme sorumluluğu olmayan tek aktörü var: Devletin çerçevesini çizdiği müktesebatı PKK jargonuna dönüştürüp PKK ve DEM heyetlerine beyan ediyor. Onlar da aktörlerinin nasıl bir dahi olduğunu halka inandırma çabasıyla meşgul. Dilaver’in sandığının aksine Öcalan’ın tavrı ve konumu uluslararası dengelerle, orta-doğu istikrarsızlığıyla, PKK’nin askeri yenilgisiyle ilgili değil. Tersine, PKK’nin askeri yenilgisi ve feshi, Rojava özerk yönetiminin lağvedilmesi gibi şaşırtıcı adımlar Öclan’ın konumuyla bire bir bağlantılı. Öcalan’ın saf değiştirmesi bugün başlamış, bugün şekillenmiş bir süreç değil. İmralı’ya getirilmesiyle temelleri atılıp inşası devam eden bir çalışma.
İhanet dediğim şey
Dilaver özellikle vurguluyor: Lider fikir değiştiremez mi, buna hakkı yok mu? Elbette değiştirebilir. Benim ihanet dediğim şey liderin fikir değiştirmesi değil, saf değiştirmesidir. Kaldı ki, sıradan bir üyenin veya bir militanın fikir değiştirmesiyle bir liderin fikir değiştirirken karşı karşıya kalacağı ahlaki, siyasi sorumluluk da aynı değildir. Elli yıl boyunca on binlerce insanı belirli bir ideal uğruna mücadeleye çağırmış, bu mücadeleyi kutsamış, ona anlam kazandırmış, taraftarları gözünde idol olmuş bir lider bugün elli yıllık çizgisinin karşısına geçiyorsa bu artık fikir değiştirmek değil düpedüz ihanettir.
Dilaver, PKK’nin yanlışlığını, Öcalan’nın zaten yanlış bir ideolojiden döndüğünü hafifletici sebepler gibi öne sürerken bir gerçeği gözden kaçırıyor. Örneğin;
“... bir siyasi ideal eğer yanlışsa, hatalı bir şekilde teşekkül etmiş ise buna en başta bu fikrin kurucusunun çıkıp ‘bu fikirlerim hatalıymış bunu zaman içinde düşüncelerim olgunlaştıkça fark ettim ve bugün o fikirleri artık savunmadığımı belirtmeliyim’ demesinden daha doğru bir şey olamaz.”
Bu özeleştiriyi Musa’yı, İsa’yı aştığını söyleyen, peygamberlik alametleri gösteren Öcalan mı yapacak? Diyelim ki yaptı. “Bütün örgütsel kurumlarınızı feshedip devletle bütünleşin” çağrısı yanlıştan dönüp doğruya yönelme değil idealden vazgeçiştir. İşaret ettiği yer devlet kapısıdır.
Öcalan’ın Ankara günlerine dair gerek muhaliflerinin gerekse yakınında bulunmuş partili eski arkadaşlarının iddia ve ithamlarını bir kenara bırakıyorum. Ankara ve Şam’daki Öcalan, “lider de fikir değiştirebilir” minvalinde fikir ve politika değiştiriyordu. Ama İmralı’daki Öcalan açıkça saf değiştirdi. Öcalan severlerin, Sol/sosyalist çevrelerin görmek istemediği, Dilaver’in de gözden kaçırdığı gerçek budur. Mesele, yanlış bir ideolojinin terk edilip doğru bir çizgiye çağrı yapılması değil. Mesele, yarım asırlık bir siyasi hareketin kendi kurucusu tarafından hükümsüz ilan edilip devletle bütünleşmeye çağrılmasıdır.
Yazımda "ihanet" kavramını hukuki ya da cezai bir hüküm olarak kullanmadım. Öcalan’ın siyasi çizgisiyle ne geçmişte ne de bugün herhangi bir fikir yakınlığım olmadı. Dolayısıyla, bana değil kendi davasına ihanet etti. İhaneti, PKK taraftarları açısından uğranılan psikolojik ve tarihsel kırılma olarak görüyorum.
Dilaver, ihanet kavramını kullanmama itiraz ederken benim anarşizm anlayışıma ilişkin bir çıkarımda bulunuyor. Şöyle ki: Anarşist birinin, Öcalan'ın bağımsız Kürdistan idealinden vazgeçmesini memnuniyetle karşılaması gerektiğini savunuyor. Benim buna "ihanet" dememi ise, aslında o ideali benimsediğim ihtimaline bağlıyor. Her şeyden önce, Öcalan İmralı’da değil, 1988 yılında M. Ali Birand ile Beka’da yaptığı röportajda toprak taleplerinin olmadığını, Türkiye’den ayrılmak istemediklerini, bağımsız Kürdistan fikrinden daha o zaman vazgeçtiğini beyan etmişti. İmralı’da vazgeçtiği şey kültürel haklar da dahil, Kürtlerin topyekün özgürlük davasıdır. Kaldı ki, Öcalan çizgisinin tanımladığı özgürlük ile benim özgürlük algım arasında Ararat’ın engin uçurumları kadar fark var. Yine de özgürlük adına Rojava’da az çok şekillenen öz-yönetim gibi oluşumlardan vazgeçilmesi beni memnun etmez, üzer.
Bağımsız Kürdistan meselesine gelince; ben Bağımsız Türkiye tanımını yanlış bulduğum gibi Bağımsız Kürdistan tanımını da yanlış buluyorum. Benim benimseyeceğim tanım Devletsiz Özgür Kürdistan’dır. 1994’te yayımladığımız Apolitika dergisindeki “Devletsiz federal kantonlar” düşüncesini bugün de savunuyorum. Nokta.
Turancılık ile Kürt ulusalcılığı aynı şey mi?
Dilaver'in yazısında üzerinde durulması gereken bir başka nokta da Turancılık ile Kürt ulusalcılığı arasında kurduğu benzetme. Liderin fikir değiştirebilme hakkı için verdiği Hitler örneği kadar “ilginç” bir başka çıkarımı da şu:
“Turan ideası ne ise Kürdistan ideası da aynı benim için. Turancılara sempati duymayan biri olarak Kürdistanilere de sempati beslemiyorum, bunların tamamı yanlış bir soyutlama bana göre.”
Bence Dilaver bu iltifatında fena halde sürçmüş. Yoksa, Turancılığa karşı Anadoluculuk denilen ve onun da özünde sağ zihniyet damarlarından beslenen bu kötü niyetli dilini savunuyor olamaz.
En kısa özetiyle Turancılık, uzak Asya’dan doğu Avrupa’ya kadar Türk diye addettikleri halkları, toplulukları Türk dünyası havuzunda birleştirme ideolojisi. Bu ideolojinin temel savunusu Türklerin üstün ırk olduğu iddiasıdır.
Turancılara mukabil kullanılacak terim Kürdistaniler değil, Kürtçüler olabilir. Ancak politik Kürt gruplarının tamamını “Kürtçüler” diye aynı kaba koymak başlı başına bir hata. Böyle bile olsa bugüne dek herhangi bir Kürt grubu üstün ırk iddiasını dile getirmedi. Ne çoğunluğu sosyalist kökenli olan muhalif Kürt grupları ne İslami tandanslı gruplar ne de geleneksel milliyetçi Kürtler bu türden bir iddiaya sahip. İktidardaki Barzani KDP’si de dahil, ulusal hak taleplerini aşan bir etnik üstünlüğü savunan yok. Buna karşın Dilaver’in Turancılıkla Kürt ulusalcılığını eşitlemesi doğru bir yaklaşım olmadığı gibi benim yadırgadığım bir tavır.
Sonuç olarak
Tartışılması gereken konu onlarca ülkede yaşayan milyonlarca insanın hangi sebeple iradelerini koşulsuz şartsız hapisteki bir lidere teslim ettiğidir. Üstelik, hiç kimseye hesap vermeyen, hiçbir şekilde eleştirilemeyen bu kişi, krallara, diktatörlere nasip olmayacak yetki ve dokunulmazlığa sahip. Örneğin, İmralı’daki inşa çalışması olmasa hangi güç Rojava’da YPJ saflarındaki binlerce silahlı kadını cihatçı suriye yönetimine entegre edebilirdi?
Ayrıca, bu sürecin devlete ve iktidara sağladığı güç birikiminin nasıl bir mutlak yönetim biçimine kapı araladığı üzerinde ise hiç durulmuyor. O yüzden, ister DEM çevresinden ister başka muhalif gruplardan gelsin; bu can alıcı boyutlar es geçilerek yapılan süreç güzellemelerinin benim için bir önemi yok.
(*) liberter’de Nesine itiraz edeyim canım efendim başlıklı yazı.