Klinik otorite ve antik çağda iyileşmeyi reddedenler - I

Bu metin, modern psikiyatrinin bireyi sisteme "uyum sağlatma" işlevini Antik Roma’nın "fascis" (asayiş sopası) metaforu üzerinden deşifre eden bir yazı dizisinin giriş/manifesto bölümüdür. İranlı Ahu Deryayi’nin "akıl hastanesine" kapatılarak eyleminin değersizleştirilmesini, mitolojik Kassandra’nın "inandırıcılığı elinden alınmış hakikati" ile bağdaştırarak inceler. "Hasta bir dünyaya uyum sağlamayı reddetmenin aslında en büyük sağlık olduğu" savını temel alan bu dizi; Medeia (Reddetmek), Philoktetes (Direnmek) ve Orestes (Teslimiyet) karakterleri üzerinden klinik otoriteye karşı antik başkaldırı imkanlarını tartışacaktır.

Klinik otorite ve antik çağda iyileşmeyi reddedenler - I
Part zaferi sahnesi rölyefinden detay... Palestrina, Museo Archeologico / İtalya

I. Bölüm

Giriş – Asayiş ve Uyum

Antik Roma’da, “asayişi sağlamak” ile görevlendirilenler, yani “lictor”lar, “fascis” adı verilen bir sopa türü silah taşırlardı. Geniş bir çubuk ve onun etrafında çapı daha küçük olan başka çubukların sarıldığı bir silahtı. Ancak içinde balta gibi öldürücü bir araç da taşırdı. Sözcüğün gerçek anlamıyla “asayiş” adı altında hizaya sokma aracı idi. Çevresinin daha ince sopalarla sarılmış olması, ancak içinde balta gibi öldürücü bir silahı da barındırmasıyla fascis, bir bakıma şiddetin de hiyerarşisini gösterirdi. Görünüşü daha yumuşak bir hizaya sokma işlevi görürken, içeriğindeki balta ise hizaya girmenin olanaksız olduğu durumlarda, yok etme işlevini de yerine getirebiliyordu. O aracın ismi günümüze “faşizm” sözcüğünün temeli olarak geldi. Günümüze etkisi elbette sadece faşizm sözcüğü değildi.

Hizaya sokma araçları çağlar boyu evrim geçirerek değişse de, hepsi “asayiş”, “toplum sağlığı ve güvenliği” gibi kavramlarla etrafı sarıldı, tıpkı fascis’in etrafını saran, ama içindeki öldürücü silahı saklayan o çubuklar gibi.

Sistemle uyuşmayan, uyumsuz olarak tanımlananlar da en yumuşak olanından en sertine kadar tıpkı o fascis’in barındırdığı şiddetin hiyerarşisi gibi bir yapı ile şiddete maruz kaldılar. Bu, kimi zaman “sürüden ayrılanı kurt kapar” gibi önlem amaçlı sözlerden oluştu, kimi zaman “arızalı”, “uyumsuz”, “hasta/deli” gibi tanımlarla yapıldı. Hangi yol kullanılmış olursa olsun, antik çağın görünen fascis’inin günümüzdeki görünmeyen “fascis”i olma işlevini de yerine getirmiş oldu.

Ancak tüm bunların yetersiz kaldığı anlar da vardır. Hapis ya da açıktan bir fiziksel şiddetin orantısız kalabileceği, baskıyı ya da hizaya sokma anlayışını açığa vurabileceği durumlarda çoğu zaman bu hizaya sokma işini psikiyatri/psikoloji üstlendi. Bunu da her daim “tedavi”, “iyileşme” adıyla yaptı. Psikiyatri için topluma uyum sağlamayan ya da sağlayamayan, kendi iradesiyle hareket edenler türlü tanılarla psikolojik bir rahatsızlıkla tanımlandı.

Tam burada, karga ile hekim yarasa hikayesi uygun düşer. Bir gün karga hayli hastalanmış ve onu apar topar hekim yarasaya götürmüşler. Yarasa kargayı muayene ettikten sonra, gözlerini işaret etmiş ve yüzünde yabancı cisimler olduğu için hasta, onları alırsak bir şeyi kalmaz demiş ve karganın gözlerini oymuşlar. Kendi normaline uymayanı, hasta olarak kabul etmek, söküp atmak her zaman iktidarların başvurduğu çözümlerden olmuştur.

Burada Anaksagoras’ın sözünü hatırlamakta yarar var. “Bütünün her bir parçası bütünden pay alır ve onun tüm özelliklerini taşır”. Bu sözü ilerletirsek, o parçanın doğruluğu ya da yanlışlığı, başka bir deyişle, sağlıklı ya da hasta oluşu, bütün ile ne kadar uyum içinde olduğuna bağlı. Eğer bütün hasta ise ancak parça sağlıklı ise, bütüne uyumsuzluğu onu “hasta” kategorisine itecektir. Toplum bir bütün ise birey de onun bir parçasıydı. Aynı denklem toplum ve birey için de geçerli olacaktır elbette. Birey, toplumun ya da devletin tanımladığı “normal”lerin ne kadar dışına çıkmış ise o denli hasta sayılacak ve onu “topluma kazandırma” bahaneleri ile tedavi etme girişimleri baş gösterecektir.

Burada en büyük görev de psikiyatriye düşüyor. Antik Roma’da bu hizaya sokma, uyum sağlatma aracı fascis’in üstlendiği işlevi üstlenmiş oluyor. Sosyal medyanın da hayli yayılması ve geniş kitlelerce kullanılıyor olması da bu tedavi etme girişimlerini doğrudan birey - hekim ya da birey - klinik psikolog ikilisinden çıkararak tek kaynaktan çok hedefe doğru geliştirilen bir söylemle devam ediyor. Sosyal medyada bol miktarda karşımıza çıkan, psikolog ya da klinik psikologların söylemi de bu amaçlar doğrultusunda tektipleşiyor. Sadece herhangi bir nedenle toplumun normallerine uyum sağlamayanlar değil, şu ya da bu nedenle öfke yaşayanlar da bu hedef kitle arasında yer alabiliyor. Önerilen tedavi yöntemleri ise çoğunlukla, “barış”, “affet”, “kabullen” ve huzura er yönünde gerçekleşiyor. Öfke hali, kendiyle barışık olmama ve bundan dolayı da her şeyle bir kavga halinde olma durumu olarak tanımlanır. Bundan kurtulmanın yani uyum sağlayan birey olmanın yolu ise o öfkeye neden olanı affetmek, dolayısıyla kendiyle barışmak olduğu dillendirilir.

Ancak kimi zaman bu telkinler yeterli olmaz ve doğrudan bir tanıya da yönelinir. Kimi zaman bir histeri, kimi zaman ise travma sonrası bozukluk olarak tanımlanarak, aslında sistemin günahı bireye yüklenir. Buna en iyi örnek ise yakın zaman önce İran’da yaşayan Ahu Deryayi’dir.

Kıyafet dayatmasına karşı çıkmıştı, aslında karşı çıktığı bir kıyafet değil, bireyin kendi bedeni üzerindeki irade hakkına sahip olabilme çabasıydı. Bu protestosunu da üzerinde sadece iç çamaşırları kalacak şekilde soyunarak yaptı. Eğer Ahu Deryayi, mahkemeye çıkarıldıktan sonra ya da çıkarılmadan tutuklanıp hapse atılmış olsaydı, iktidar, bunun bir protesto olduğunu, bir eylem, bir direniş olduğunu da tescillemiş olacaktı. Bununla da kalmayacak, kendisiyle aynı görüşü paylaşanların gözünde bir kahraman, bir mücadele neferi yaratmış olacaktı. Ancak iktidar bu yolu izlemedi, onu apar topar psikiyatriye yatırdı. Böylece eylemi bir protesto, bir direniş olmaktan çıkacak, bir bireyin davranış bozukluğu gibi sıradan bir davranışa indirgenecekti, eylem daha protesto ismini almadan bastırılmış olacaktı ki nitekim öyle de yapıldı.

Ahu Deryayi’nin eylemi ve bunun karşısında iktidarın tutumu tam da Gündüz Vassaf’ın “Deli Kime Derler” yazısında savunduklarıyla birebir örtüşür durumda. Çoğu zaman bireysel ya da kitlesel baskılara, politik baskılara, tahakkümlere karşı direniş gösterenler, “tanı” adı altında silikleştirilebiliyorlar.

Ahu Deryayi ile antik çağa ya da mitolojiye ilişkin kimi isimlere baktığımızda daha çok Troya kral ailesinden Kassandra’ya benzetebiliriz. Nasıl ki Kassandra, gerçekleri söylüyor olmasına karşın, sözlerinin değil inanılırlığı, dinlenirliği bile yoksa, bu tanrılar tarafından lanetlenerek elinden alınmış ise, Ahu Deryayi’nin protestosu da karşısındaki iktidar tarafından tıpkı Kassandra benzeri lanetlenerek elinden alınmış oldu. Kassandra’nın trajedisi gerçeği görmek değil, kimseyi inandıramayacak kadar damgalanmış olmasıydı. Günümüzde de Ahu Deryayi’nin eylemi, gerçeğin ve direnişin sesi “hastalık” tanısı ile boğularak yok edildi, bireysel bir davranış bozukluğuna indirildi. Binlerce yıl öncesinin mitolojik karakteri ile günümüzün Ahu Deryayi’si birbirine çok benzer kaderi paylaşmış oldu. Aslında bu da, iktidarların sindirme, bastırma politikalarının zaman içinde değişiklik gösterse de özü itibariyle aynı kaldığı ve aynı kalmaya devam ettiğini de gösteriyor.

İşte bu yüzden, 'iyileşmeyi' bir kurtuluş değil, bir boyun eğme biçimi olarak görenlerin sesine kulak vermek zorundayız. Önümüzdeki yazılarda, antik tiyatronun o devasa aynasında; sistemin sahte mutluluk vaadine “hayır” diyen Medeia'nın yakıcı öfkesini, yaralı kalma hakkını bir direniş kalesi gibi savunan Philoktetes'in inadını ve nihayet “huzurlu” bir teslimiyetin prototipi olan Orestes'i, klinik otoritenin o görünmeyen zincirlerini deşifre ederek inceleyeceğiz. Çünkü bazen en büyük sağlık, hasta bir dünyaya uyum sağlamayı reddetmektir.

Antik çağda da, mitolojide de hasta dünyaya uyum sağlamayı reddden, toplumun ya da devletin “iyileştirme!” çabasını kabul etmeyen, tıpkı yukarıdaki karga ve yarasa hekim hikayesinde olduğu gibi, “sizin iyileşme dediğiniz şey benim ruhen ölümümdür” diyen birçok isim yer alır. Antik çağın bu karakterleri, iktidarların  bu “görünmeyen fascis”lerinin binlerce yıldır var olduğunu da bize açıklıkla gösterirler.