Derin köklersiz tartışmak
Marx’a birçok yönden eleştirel baksam da tarihi önderler üzerinden okuyan anlayışa itiraz esasına dayanan Tarihsel Maddecilik fikrine oldukça yakınım. Yani köklere inen ve yapısal aktörlere dayanan tarih modeli ve yapıları gören, o yapıları da altüst eden Dekonsturiksiyon olmadan yapacağımız tartışmaların büyük resmi görmekten bizi alıkoyacağı kanısındayım. Bu anlamda Gazi’ye itirazım tam da bu teorik zeminden yapılan bir itirazdı.
Gazi gayet nazik, ama bir o kadar da amiyane tabirle “oturtan” bir cevap vererek tartışmaya hoşluk katmış. Bu yazı ona cevap vermekten çok ilk yazıda yazık ki kastı aşan -ama neyse ki Gazi’nin gayet iyi anlayan ama eleştirisini de esirgemediği- iki noktaya açıklık getirmeyi, duruş farklarımızı biraz daha kalınlaştırmayı ve esası tartışmayı merkeze alıyor.
Öncelikle Gazi ile konuyu ele alış biçimimiz farklı ama ikimizin de yaklaşımı diyalektik. Yani Gazi yapıyı yok saymayan ama özneyi öne çıkaran bir yaklaşım geliştirmiş. Bense yapıyı öne çıkarıp özneyi yok saymasa da onu geriye bırakan bir anlayış geliştirdim. Hâlâ da yapısalcılıkla öznelcilik arasında bir yer tutan bir düşünsel konumu zihnimde tutuyorum. Bu farkın altını biraz kalınca çizdikten sonra iki konunun açıklığa kavuşması gerektiği bende netleşti.
Öncelikle Hitler örneği; ne yazık ki yazı denen şeyin yazarından bağımsızlaşması gibi bir huyu var. Bilinçli olarak verdiğim bu uç örnekte kastım liderin olumsuz bir fikrini değiştirmesi halinde onu, bu fikirleri nedeniyle olumsuz görenlerin bundan vazgeçmesine karşı çıkmayıp bunu olumlayacağıydı. Fakat şunu fark ettim, mazrufa değil zarfa takılmış herkes. Amacım asla Nazizm ile Kürt Ulusal Hareketini aynı kefeye koymak değildi ama böyle anlaşılmış. Ancak örnekteki kişi Hitler değil de mesela Lenin olsaydı, Mao olsaydı sanırım bu düzlemeci anlam çıkmayacaktı. Laz fıkrasındaki gibi “bu örnekleri verirken daha dikkatli ol” dersimi aldım. Gazi sağ olsun örneği uç bulmakla birlikte kastımı anlayarak buradan bana gol atmamış. Gazinin buna yönelik itirazına dair düşüncesine itiraz geliştirmeyi ise bir polemik dizisi oluşmasına engel olmak için feragat ediyorum.
Turancı örneğini ise affetmemiş, elbette kastımı gayet iyi anlayarak ve sağcı göndermesi ile de sen böyle düşünmesen de, bu niyetle yazmasan da örneğin aşırı sağa puan yazar diyerekten de bir anlamda “titre ve kendine gel” demiş. Ancak bir düzetme yapmam gerek orada mesele üstün ırk değil. Ama “Kürtlerde üstün ırk diyen olmadı” tespitine katılmadığımı ifade edeceğim. Sümerler Kürtlerin atası olabilir diyenleri, Antik Mısır uygarlığında Kürtlere gönderme yapan tezleri nereye koyarız. Bu anlamda Türk Ulusçuluğunun da Kürt Ulusçuluğunun da yaralı bilinç ürünü mahsuller olduğunu belirteyim, bunu uzun, sağlam referanslara dayanan bir yazıda ele alacağım. Peki, yaralı bilinç derken kastım ne? Kürt ulusçuluğu da Türk ulusçuluğu da temelde “medeni olmayan halklar” şeklindeki Avrupa merkezci anlayışa bir cevap olarak “hayır öyle değiliz hatta medeniyetiniz bizim parmak izimizi taşır” şeklinde yapılandı. Bu anlamda Güneş Dil Teorisinin Kürd karşılığı tam da bu Avrupa’nın kendini uygarlık modelindeki uygarlık Sümerle başlar tezi kabul görüp Sümerler Türk ya da Kürd ilan ediliyor. Meseleye Teorinin kartal gözüyle baktığınızda iki ulusçuluktaki ortak ögeleri görebiliyoruz, bunun ise tam da Batı düşüncesinin modernite diye adlandırılan epistemolojisinin ürettiği sorunlardan doğduğu açık.
Gelelim Turancılık Kürdistanilik kıyaslamama. Gazi Turancılığın sadece üstün ırk Türk boyutunu ele almış -ki üstün halk Kürtlerin örneklerini dediğim uygarlık kıyaslarında tıpkı Kemalist ulusçuluğun kuruluşundaki benzerlikler üzerinden söylendiği Gazi’nin gözünden kaçmış olsa gerek. Oysaki Turancılığın özü Esir Türkler ve Birleşik Türkistan’dır. Ölçütü buradan alırsak “Esir Kürtler ve Birleşik Kürdistan” tezi arasında epeyi benzerlikler bulunur. Bu bakımdan sanırım ya da böyle anlıyor olabilirim, ezilen ulusun ulusçuluğu ile ezen ulusun ulusçuluğu birbiriyle kıyaslanıp eşitlenmez diyen post kolonyal ulusçuluk modeli nedeni ile Gazi bu örneği sorunlu bulmuş. Ben meseleye daha kategorik baktığımda her tür ulusçuluğu neo kabile asabiyetçiliği olarak görüyorum. Bu nedenle son tahlil de Kürdistanilik tezi de bir Pan Kürdizm ve Turancılıkla benzer. Tarihle ilgili ezberlerin dışına çıkar ve Kürd Sorunu denen olgunun Avrupa ulusçuluğundan ilham alarak meselelerden beslendiği ama onun doğuşundaki Büyük Britanya parmak izini görebiliriz. Yani Kürd sorunu olarak ilan edilen -ki ben Kürt sorunu sözünü sorunlu buluyorum uzun süredir, sorunu Kürtler yaratmadı çünkü-mesele Ortadoğu adı verilen coğrafyanın icadından bağımsız değil çünkü Kürdistan coğrafyasının parçalanması da bu sürecin bir uzantısı. Elbette buradan hareketle sorunu İngilizler üretti gidin İngiltere’den hesap sorun diye bir milliyetçi safsataya da varılamaz. Netice de Kürt halkına bunca yıldır gösterilen zulmü İngilizler yapmadı. Ama çözüm süreci İngiltere’nin Ortadoğu için düşündükleri ile çakışıyor çünkü Ortadoğu’da kartlar yeniden karıldı ve bir sürü fay da açığa çıktı. Mucid kendi yapıtını iyi bilir bu bakımdan post sykes-picot ihtiyacını mucidi iyi anlamış. ABD vurucu güçtür ama İmparatorluk aklı farklı. Hatta Avrupa Modernitesi ve bundan doğan Rasyonalite ile Amerikan pragmatizmin şimdiye odaklı bakış açıları farklı. Buradan üst akıl komplosu çıkımasın ama sonuçta bu güçleri de hesaba katmayan her analiz eksik kalacaktır.
Tam da bu yüzden derin köklere bakmadan yüksek modernizmin soyutlamacılığını, beyaz aydınlanmayı, etnisite kavramını vb. daha birçok meseleyi masaya yatırmadan sadece günceli tartışırsak mevcut sahneye dramatik tiyatro ekolüyle bakarız diyorum. O yüzden ben Brehtci yabancılaştırma ilkesini daha uygun buluyorum. Marx’a birçok yönden eleştirel baksam da Tarihi önderler üzerinden okuyan anlayışa itiraz esasına dayanan Tarihsel Maddecilik fikrine oldukça yakınım, yani köklere inen ve yapısal aktörlere dayanan tarih modeli ve yapıları gören, o yapıları da altüst eden Dekonsturiksiyon olmadan yapacağımız tartışmaların büyük resmi görmekten bizi alıkoyacağı kanısındayım bu anlamda Gazi’ye itirazım tam da bu teorik zeminden yapılan bir itirazdı.
Ama Anarşist harekette sol harekette olduğu gibi ciddi bir teori sefaleti giderek ağırlık kazanmış olsa gerek ki itirazım anlaşılmadı, neyse ki Gazi gayet doğru, gayet güzel anlamış ve onunla olan polemiğin en zevkli yanı da bu bence.
Lâkin Gazi yapısal unsurları kabul etmekle beraber doğal olarak özne merkezli bakışında ısrarlı. Ben ise Özneyi yok saymasam da ısrarla “yapısal olgulara bakmalı” tezimde haklı olduğum kanısındayım. Kürd hareketi içine düştüğü sıkışmışlıktan çıkamadığı ve Suriye’de değişen dengeler nedeniyle Öcalan’a ve Devlete biata mecbur kaldı. Şöyle bir düşünelim Suriye’de Esed düşmeden önceki statüko sürseydi, uluslararası dengeler yine Kürt Ulusal Hareketi lehine olsaydı, Hareket “Önder”in Silahsızlanma ve tasfiye çağrısına şimdi olduğu gibi “emredersin Başkan” diyen bir tutum takınır mıydı? Nitekim bu sorunun en büyük sağlaması Gezi İsyanı esnasında –ki DEM ikircikli biçimde isyana artık parkta otonom oluşunca gövde gösterisi yapmak için dâhil olur gibi yaptı-PKK şu ankinin tersine ciddi şekilde ayak sürüdü ve daha ileri adımla bir şehir İsyanı denedi. Ve sonrasında da savaşa döndü. Oysa bu kez kuzu kuzu “irade”ye teslim oldular çünkü bu kez arkada ABD desteği yoktu, ABD süreç lehine ağırlık koymamıştı. PKK aradığı kızıl üssü Suriye’de bulduğu gibi yine orada kaybedince teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı. Buna silahlı mücadeleye halkın desteğinin çekilmesi de eklenince PKK Öndere kuzu kuzu teslim oldu İradesini bu kez gerçek anlamda teslim etti. Öcalan Rojava lehine gelişme sürerken bu çağrıyı yapamazdı çünkü kimsenin uymayacağını bilirdi. Ha keza Kürtleri seçimlerde CHP’yi desteklememe çağrısı da ne DEM’de, ne de Kürt halkında karşılık bulmadı. Kılıçdaroğlu beklediğinden fazla oy aldı hatta durum pat denecek bir noktaya bile gelebilirdi. Tam da bu nedenle Özne merkezli okumaların bir açıklama sınırı olduğu kanısındayım. Buna mukabil tüm bu ağır şartlara rağmen Öcalan ağırlık koymasa Kürt hareketi yine teslim olmazdı da. Yani yapı ve Özne diyalektik biçimde birbiri ile ilişkili
Nitekim Şirvan Kajjo Middle East Forumdaki “PKK'nın silahsızlandırılması Türkiye'deki Kürt sorununu çözmeyecektir.” Başlıklı yazısında taban baskısına dikkat çekiyor.
“Kürt hareketi içinde, özellikle Türkiye gibi bir ülkede silahlı mücadelenin artık Kürt haklarını güvence altına almak için geçerli bir yol olmadığına dair farkındalık giderek artmaktadır. Sonuç olarak, PKK’nın feshedilmesi yönünde geniş bir mutabakat bulunmaktadır. Diyarbakır’da ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı güneydoğuda süren tartışma, silah bırakmanın Ankara’dan samimi adımlarla karşılık bulup bulmayacağı konusundadır.”
Ancak özne merkezli okuma konusunda da Gazi’nin hakkını teslim etmem gerek, çünkü ihanet sözcüğüne yüklediği anlamı anlasam da ama tam böyle değil diye düşünsem de “Öcalan’ın kabahati yok diyemem” diyerek Nazımın şiiri gibi DEM ve PKK’nin Önderci sefaletine ben de Gazi kadar dehşetle bakıyorum. Bu bakımdan barış konusundaki iyimserliğime yönelik eleştirisine itiraz etmekte zorlanıyorum.
Son olarak medyaya düşen ama hem Öcalan, hem DEM, hem PKK, hem de devlet yetkililerince alel acele inkâr için gayret gösterilen Tutanaklar, Öcalan konusunda insanın öfkeden çatlayası gelecek bir zihniyeti sergiliyor. Bu denli Narsist, üstelik arzusal zaafları da açık olan ve insanda “göbeğini kaşıyan adam” imajı doğuran böyle bir adamın nasıl da Önder vasfına layık olabileceği sorusu bu tutanaklardan üzerinize geliyor. Tutanaklar tam da Öcalan’ın kişilik yapısını ortaya koyar mahiyette olduğundan “tutanaklar doğru değil.” sözleri havada kalıyor. Belki de tam da açıkta yakalanmış olmanın telaşı ile tutanaklar bastırıldı. O tutanaklar o gencecik bedenlere ölme emri veren o üst düzey yönetim kadrosunun Öcalan karşısında nasıl bir insani sefalet gösterdiğini de ortaya koyuyor. Böylesi bir ağır prestij kaybının taşınamayacak olduğu belliyken, tutanaklar DEM’in Öcalan’ın halkla ilişkiler ajansı olarak onun imaj makerı rolüyle bugüne dek onun adına dışarıya yansıttıklarının da üzerinden geçilmiş metinler olduğu şüphesini kuvvetlendiriyor. Uçaktaki görüntülerinden, yargılanma esnasında işbirliğine yatkın söylemlerinden dolayı Öcalan’dan günahım kadar hoşlanmasam da bu kadarını ummuyordum.
Ancak Gazi’yle gene de Rojava ve SDG konusunda farklı düşünüyorum meselenin salt Öcalan’ın ihanetine bağlanmasını fazla basitleştirici buluyorum, çünkü Suriye konusundaki hesaplarda ABD’nin düpedüz Kürtleri uyuttuğu ve YPG-PKK Çizgisinin de bu uykuya teslim olduğu bir vaka. Nitekim Kürd yazar Şirvan Kajjo bu sıkışmışlığı gayet güzel ifade etmiş.
“Amerika Birleşik Devletleri ile olan bu asimetrik ortaklığın bir parçası da Kürtlerin egemenlikten yoksun olmasıdır. Kendi devletlerine sahip olmayan Kürtler, yalnızca farklı ABD yönetimlerinin değişen önceliklerine tabi olmakla kalmaz, aynı zamanda Washington ile uzun vadeli bir ortaklığı resmileştirmek ve sürdürmek için gerekli kurumsal araçlardan da yoksundurlar.”
Fakat bu nüanslara rağmen Gazi sürecin umulduğu gibi barış sağlamayacağı konusunda haklı. Benim değerlendirmem fazla iyimser ve altı yeterince doldurulmamış bir temenniydi yazık ki.
Çünkü evet Adalet içermeyen bir barış Aslanı yaralı halde bırakmak olur. Bu halk “süreç” sonrası gemiyi azıya alacak ahbap çavuş kapitalizmi karşısında hem haklarını alamamışlığın hıncı, hem de katmerli sömürü ve onun yaşama kaynaklarının boğazına basan, toprağından yurdundan -ki yurt ve ev üzerinden Hediggeryen bir Kürt ontolojisi yapılsa ne hoş olurdu-edecek bir saldırıya karşı devletin hiç beklemediği bir İsyanın öncüsü olabilir.
Ve belki de aranan Ekoanarşist kan Ege ve Akdeniz’den değil de Diyarbakır’dan bulunur. Hâsılı enseyi karartmak istemiyorum. Ve bazan sessizlik gürültüden daha konuşkan olabilir. Kürt halkı belki de Önder masalları ile uyutulduklarını, Önder denen Narsistik ve Egoistik öznenin kendinden başka kimseyi umursamadığını anlar. O zaman çok daha genç çok daha itaatsiz bambaşka bir sosyal hareket doğar ve bunu durduracak devlete de aşk olsun denir. Kürtler bence şunu net anladılar neticede eğer mücadelede şiddet esas özne olursa Devlet zaten “Zorun ve Şiddetin Patronu” olarak sizden daha büyük ve organize şiddetle isyanı ezer. Bu nedenle bu hareket tıpkı Zapatistler gibi yaparak yıkan, şiddeti çok zorunlu olmadıkça dikkate almayan bir mücadele biçimi örebilir. Sivil İtaatsizliklerle devleti çok daha zora sokabilir.
Hâsılı Öcalan ne kadar uzlaşırsa uzlaşsın esas özne Halk olur ve Halk kendi iradesini çakma Bookchincikle değil onun özyönetim, doğrudan demokrasi anlayışını esas alan bir örgütlenme alanıyla inşaa edebilirse, PKK’nin 50 yılda yapamadığını yapar.
Tam da bu nedenle bilge Chang Tzu’nun “acele karar vermeyin” sözünü buraya bırakıp “karar vermek zihni durdurur” sözünü şiar edinmeyi tercih edeceğim.
Sonuçta Gazi’yle farklı fikirlere sahip olsak da, bu konuda düşündüklerimi bir miktar dillendirmeye kışkırtması bu tartışmanın en büyük kazanımı benim için. Bu yazıyla derdimin anlaşıldığını düşünerek bir kez daha Gazi’yi bu konuda Özne konumuna koyan bir yazı yazmayacağım. Çünkü bizim esas olarak coğrafyaya odaklanan, sürecin bundan sonrası için Anarşistlere hangi roller düşer türünden yazılara gereksinmemiz var, ulus ulusçuluk, yeniden karılan dünya kartları ve yaklaşmakta olan tekno faşist fırtınaya dair Anarşistler neler yapıyor ve biz buradaki Anarşistler olarak neler yapmalıyız ve bu karılmada bu coğrafyanın payına ne düşeceğini konuşmamız gerek. Yeri gelmişken Gazi’nin Transhümanizme dair yazısı çok önemli ve bizim bu tartışmayı derinleştirerek devam ettirmemiz gerek. Hâsılı Anarşistlerin niteliksiz ve hiçbir şeye yaramayan, avare kasnak dedikodulardan çok bu topraklara dair fikir ve eylem kılavuzları üretmeye ihtiyacı var.
Bitirmeden sürece dair daha geniş bir bakış için Ralph Peters’in Kan Sınırlarını, Chatam Housenin Sykes Picot Sonrası tartışmalarını ve İsrailin Oded Yinonun Ortadoğu planlarını göz önüne almak gerek. Ben PKK’nin tasfiye sürecini moda ifadeyle tam da “Canavarlar Zamanı” meselesi olarak görüyorum.
Ve tüm dünyada yaşanan bu durum aslında Temsili Demokrasinin krizi ile de alakalı o yüzden ben Öcalan’ı değil “Canavarlar Zamanı” olgusu eşliğinde Ortadoğu denen coğrafyayı ele almayı, buranın neden Avrasya olarak bir kalpgâh sayıldığını anlatan bir Anarşist Jeopolitik okuması yapmayı tercih ediyorum, bunu yazmak da boynumun borcu olsun.
Son olarak bu yazı Gazi’ye karşı tez koymak için yazılmadı, daha çok nerde farklı düşündüğümü daha iyi izah etmek ve yazık ki yazımda istemediğim anlamlar üreten farklı anlamalara açık durumları tekrar izah etmek için yazıldığını belirtmek istedim. Bu bağlamda sözümü söylememe fırsat verdiği için yoldaşlara da teşekkür etmem gerek. Dediğim gibi konu çok bereketli ve en az bir beş altı yazı isteyen bir konumda. Bir çok şeye yeniden bakmak, yeniden üzerinde düşünmek için çok elverişli bunlarla Liberter'i adeta esir almak istemem, bunları peyder pey Eko Anarşizm. wordpres de yazacağım dileyen oradan takip edebilir.
Dipnotlar
1- Ben uygarlığın Sümerlerle başladığı tezine kökten itiraz ediyorum ve uygarlık denen hastalığın köklerini 12 bin yıl öncesinde görüyorum. Göbeklitepe mesela çağdaş arkeolojide uygarlık değil ama kültür kabul ediliyor çünkü yazı yok, çünkü şehir yok, çünkü devlet yok ama bu model temelden kusurlu, dahası Resmi tarihe meydan okuyan bir sürü anomali tam da bu resmi modele uymadığından bastırılıyor. Ancak ister 12 bin yıllık olsun isterse beş altı bin yıllık Uygarlık denen şey ciddi bir kötülük. Bu bakımdan belki de Göbeklitepe uygarlık kavramını batılı anlamından sıyırıp atan bir örnek, muhtemel ki Gazi’nin Kantonal Kürdistan modeline esin verecek cinsten.
2- Kabile ve Kabileciliğin erdemlerine dair çok şey söylenebilir ama son tahlilde kabile bir akrabalık sistemi olarak kan temelli, dahası kabilelerin genelde diğer kabile karşısında baskın olma eğilimleri nedeniyle kabile savaşlarına yol açması da var. Kendi kabilesini diğerinden daha üstün görme eğilimi de. Bu yönleriyle Kabile kapsayarak aşılması gereken bir toplululuk biçimi.
3- Yapısöküm kavramı Derrida’nın metodolojisini izaha yeten bir kavramsal karşılık değil o nedenle bilinçli bir tercihle orijinal kavramı kullandım.
4- Sirwan Kajjo, Disarming the PKK Will Not Resolve the Kurdish Question in Turkey, Middle East Forum https://www.meforum.org/mef-observer/disarming-the-pkk-will-not-resolve-the-kurdish-question-in-turkey
5- Büyük adamlara itaatin psikososyal kaynaklarına inen bir Öcalan analizi gerekli bence, ancak o zaman Gazi’nin yılara dayanan PKK ve Öcalan eksenli okumalar ve fikri takibin tam ayaklarını yere basacağı kanısındayım. Ama bunun ulul emre itaatten doğan İslam anlayışından bağımsız olmadığı kanısındayım, neden bu coğrafya böylesine bir itaat ve önderlik mitosları üretiyor sorusunun takibinin yapılması gerekiyor bence. Bunun kazılması gerek. O zaman belki Anarşizmin kıymeti daha çok anlaşılır.
6-Yine de PKK önceki çözüm sürecinde ayak sürüyüp, neden “Önder”i dinler gibi yaptığı, ama bu kez koşulsuz olarak hiç itiraz etmeden kendisini feshetmesinin izahı gerekli, Gazi’nin bu örneğe dönük bir açıklaması olacağı kanısındayım yazarsa bunu anlarız diye düşünüyorum.
7- Sirwan Kajjo, The Kurds’ Washington Dilemma, Miidle East Forum https://www.meforum.org/mef-observer/the-kurds-washington-dilemma
8- Gramsciye atfedilen eskinin öldüğü yeninin ise doğamadığı bir boşluk ve karmaşa dönemine işaret eden “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor, şimdi canavarlar zamanı” sözüne atıf yapıyorum. Ancak Gramsci’nin bu sözü tam böyle söylemediği Gramsci araştırmacılarınca vurgulanıyor orijinal ifade ““Bu fetret döneminde türlü marazi belirtiler baş gösterir.” Şeklinde ve Hapishane defterlerinde yer alıyor.
9- Anarşist Jeopolitik ilk görünüşte bir oksimoron yani uyumsuz kelimeler çünkü Jeopolitik devlet merkezli siyasi coğrafya okuması ve devletin bunlara dair konum almasını içerir. Anarşist Coğrafya-ki coğrafyada aslında sömürgeci bir anlayış içerir- okumaları düşünüldüğünde nasıl coğrafya kavramı bambaşka bir anlam kazanıyorsa Jeopolitik olgusunda da devlet merkezli okumayı ters yüz eden ve özgürlükçü imkânların coğrafya ile ilintisini de ele alan okumalar mümkün bence.