Lümpen Skolarya Manifestosu
Fransa liselerinde bir hayalet kol geziyor: Lümpen-skolarya hayaleti. Akademik düzenin bütün güçleri, bu hayalete karşı kutsal bir küçümseme cephesinde birleşti: Bakan ve rektörleri, genel müfettişler, algoritma tasarımcıları, öğretmenler, profesörler ve bizzat kendi öğrencileri bile.
[Aşağıda okuyacağınız metin Fransa'daki lisesliler ayaklanması üzerine lundiMatin portalında yayımlandı. Olaylara farklı bir açıdan baktığı için biz de yayımlamaya değer gördük. liberter-admin]
“Bu gençlerden ne olacak? Herkes gibi, onların da sonu kötü olacak."
Lümpen-skolarya(*) yalnızca Parcoursup (yükseköğretime başvuru ve öğrenci seçme-yerleştirme sistemi )tarafından hayal kırıklığına uğratılmış, elenmiş, beklemede bırakılmış veya başarısız olmuş öğrencilerden, “öğrenme güçlüğü çeken” ya da “okuldan kopan” öğrencilerden veya OECD’nin öğrenme çıktıları araştırmalarında sözünü ettiği ortalama öğrenciden ibaret değil. Lümpen-skolarya, okul sisteminin alt sınıfıdır; inişli çıkışlı, öngörülemez sapaklara sahip öğrencilerden oluşur. Daha küçücükken öğretmenlerinin “baş edilemez” olduklarını söylediği ergenlerden oluşan, yıldız biçimli bir impetigo döküntüsüdür bu; bütün okul hayatları da lime lime, paçavra paçavra olmuştur.
Bunlar, kurumun daha en başından uyumsuz ve düzen bozucu olarak fişlediği; okul hiyerarşisinin eksikliklerini acımasızca notlara döktüğü; toplumsal kusurlarını psikolojik tanılara ve dijital dosyalara işlediği; daha ortaokulun ilk yıllarından itibaren başka alanlara yönlendirdiği, okuldan okula savurduğu öğrencilerdir. Devamsızlar, bezdirilerek ve yıldırılarak okuldan uzaklaştırılanlar… Günde altı ya da yedi saat boyunca bir sandalyede uslu uslu oturmayı, yerlerinde durmayı bir türlü beceremeyenler; “işin raconunu bilmeyenler”; kopya çekmeyi bile beceremeyenler… Okul seçimi, uzmanlık alanları, seçmeli dersler, eğitim kolları ve yönlendirme algoritmalarından oluşan oyunun hep dışında kalmış olanlar.
Ekim 2026 krizi, sahte bilincin neredeyse doğal saydığı bir fay hattı boyunca bölünüyor: Bir tarafta lise öğrencilerinin hareketi, diğer tarafta bu harekete karışan “vandallar”. Hatta lise öğrencilerinin bir bölümü bile bu "vandalların", okul işgalleri ve ablukalarıyla protestoya katılan gençliğin meşru taleplerini itibarsızlaştırdığını söylüyor. Bir tarafta barışçıl öğrencilerin iyi huylu tohumu: okul oligarşisini söz alıp konuşabilme becerisine dönüştürebilenler. Diğer tarafta ise yabani otlar: yüzlerini kar maskeleriyle gizleyip siyahlar giyinen, okul binalarına ve güvenlik güçlerine fiziksel olarak saldıranlar.
İşte resmî anlatı budur; harekete karşı çıkanlarla onu savunan, birbirine muhalif partilerin üzerinde uzlaştığı nokta da budur: “Vandallar” lise öğrencilerinin hareketinin dışındadır ve onların şiddet eylemlerinin, düzgünce okula devam eden örnek gençliğimizin dile getirdiği taleplerle “hiçbir ilgisi yoktur”.
Bütün medyada “şiddet”in açıkça kınanması (yakılan çöp konteynerleri, fırlatılan cisimler vb.), söylenecek her sözün kabul edilebilir bulunmasının önkoşuludur. “Şiddeti kınıyor musunuz?” sorusu, kapıları açan paroladır: Önce kınamak gerekir ki ardından söylenecek şeylerin söylenmesine izin verilsin.
Oysa tam da bu ayrılıkçı anlatı, ideolojik açıdan birbirine karşıt kamplarca paylaşıldığı için, sürmekte olan krizin hem kör noktasını hem de en hassas düğümünü oluşturuyor. Dolayısıyla en çok sorgulamamız gereken yer tam da burasıdır.
İzinsiz giriş alarmı
Lise öğrencileri, ablukaları düzenleyenler, yalnızca çocuklaştırıcı bir toplum tarafından duyulmamaktan ya da anne-babaları tarafından küçümsenmekten korkmuyorlar; kendi hareketlerinin, kendi yaşıtları tarafından ellerinden alınmasından da korkuyorlar. Yani işin raconunu bilmeyen, söz hakkına sahip olmayan, var olmaktan başka hiçbir talepte bulunmayan paçavra öğrenciler tarafından. Hırsız, babadan daha büyük bir tehdit: Lise öğrencilerinin mücadelesinin en mahrem düşmanı işte budur. Çünkü Ekim 2026 hareketinin içindeki bu ayrım, bizzat okul sisteminin üzerine kurulduğu temel bölünmeyi yeniden üretiyor.
Okul sisteminin ıskartaya çıkardığı 16 yaşındaki lümpen-skoler, Parcoursup hakkında şikâyetlerini dile getiren örnek lise öğrencisinin eleştirdiği seçiciliğin saf örneğidir. Bütün damgaları üzerinde taşır: Bir hedefi yok, bir seçeneği yok, istihdam edilemez, ruh sağlığı kırılgandır, onun adına başkalarının belirlediği bir eğitim programı tarafından yabancılaştırılmıştır vs. Paçavra öğrenci, tam da "normal" öğrencinin hayaletidir: Olmak istemediği, olmaktan korktuğu, en başından beri kendisine olmaması gerektiği söylenerek korkutulduğu şeydir. Anaokulundan beri onu caydırmak için önüne dikilen hayalet: Sakın onun gibi olma.
Paçavra öğrenci, ortalama lise öğrencisi için neyse, esnek çalışma düzenine dayalı neoliberal rejimde evsiz bir kişi de tek kullanımlık ama yeniden işe alınabilen makbul emekçi için odur: Onun hayaleti; yani kendisine en çok benzeyen ikizi ve kâbusu.
Normal öğrenci —hizmet sektöründe çalışanların oğlu, küçük bir işletme sahibinin kızı, tek ebeveynli bir ailenin çocuğu, bir sekreterin ya da hemşirenin çocuğu— lise sonrasında, okul hayatının bir noktasında bazen şunu keşfeder: Kendisine sürekli bir görev olarak dayatılan devamlılığın ve çalışmanın hiçbir işe yaramadığını görür. Paçavra öğrenci ise bunu ondan çok önce, zaten yaşamıştır; hem de tesadüfen değil, zorunlu olarak.
Hayaletlerin berraklığı, önceden görmeye ve bulanık bir önseziye dayanır: Hayalet, bilincin daima önündedir. Daha en baştan sınıfsal konumundan edilmiş, kenara itilmiş, ötekileştirilmiş ve damgalanmış paçavra öğrenci, okul üretiminin sembolik şiddetinin ileri karakoludur.
Çünkü okul da tıpkı fabrika gibi, tıpkı her sanayi gibi üretir. Okul, kendi manevi üstünlüğünün nişanesi saydığı o alışıldık sözlerle yalnızca öğretmez, “aktarmakla”, “eğitmekle” ve “biçimlendirmekle” kalmaz. Bu ahlaki mazeretlerin ardında gerçekte başarı ve başarısızlık üretir; özneler, öznellik biçimleri yaratır. Geleceğin büro ve hizmet çalışanları için disipliner öznellik; geleceğin girişimcileri için proje odaklı öznellik, vs.
Özneleşme, okul-fabrikanın en saf ürünüdür. Halktan gelen öğrencinin direndiği ve üretim bandından çıkmasına yol açan üretim de budur. Böylece öğrenci, okulun dışından, üstelik okulun onu ilk başta kovduğu yerden saldırgan biçimde geri gelir. Lümpen-bumerang! Geri dönüyorlar. İzinsiz giriş alarmı! Davetsiz misafirler, bizim dışladıklarımızdır.
Lümpen-skolarya, okul yapısıyla ilişkisi içinde hiçbir zaman bu adla anılmaz; hep aşağılayıcı biçimde, tesadüfen ortaya çıkmış bir asalak sürüsü olarak tarif edilir: “vandallar”, “sürü”, “serseriler”, “vahşiler” ve benzerleri. İçerisiyle dışarısı arasında gidip gelen, sınırdaki, mahrem düşman konumundan hareketle, yasayı çiğneyerek ve saldırıya geçerek güçler dengesini doğrudan sertleştiren tek kesim odur. Çünkü okuldan kovulan ve kendi hareketlerinin gücünden yararlandığı lise öğrencilerince bile küçümsenen lümpen-skolarya üyeleri, en azından kentsel mekânda geçici isyan odakları tutuşturmayı bilirler.
1 Ekim'den bu yana, abluka altındaki liselerin “dışından” gelen gençler harekete taktik destek sağladı. One Piece korsan bayrağından çok, lise kapılarındaki havai fişekler ve piroteknik gösteriler bu hareketin sembolü oldu; her yaz ormanlarımızı yakıp kül eden mega yangınları politik olarak yeniden sahiplenmeye yönelik bir tür jestti bu. Ateş, benimle yürü. Yanan polietilenin kara dumanı, ateşlere atılan sprey kutuları, elektrikli bisikletlerin lityum pilleri ve havai fişekler; tahliye etmek üzere okul binalarına zorla girilmesi… Lise kapılarında yüzlerini kar maskeleriyle gizleyen genç grupların kullandığı yöntemler, kısmen banliyö ayaklanmaları bağlamında şekillenmiş ve uygulanarak öğrenilmişti.
Ne var ki Ekim 2026 hareketinde bu yöntemler, paralel akımlardan geçici olarak koparken, kendi kenar bölgelerinden de çıkıp başka bir yere taşındılar; yeniden konumlandılar, merkeze yerleştiler ve okul kurumlarına yöneldiler. Çöp konteynerlerinin ateşe verilmesi, polisle çatışma gücü ve bir liseden diğerine hızla hareket eden destek grupları olmasaydı, oturma eylemleri ve aura (karizma) savaşları, okul yönetimleriyle ittifak hâlindeki baskı güçlerine uzun süre tek başlarına karşı koymaya yetmezdi. Mobil jandarma birlikleri, sırf bir okul kapısının önünde oturan ve kalkmaya yanaşmayan ergenleri ayağa kaldırmak için sabah 6.30'da 15 kamyonla bir lisenin önüne konuşlanmaz. Polisi harakete geçiren şey, hedef alınanlar, gettolarından çıkmış görünmezlerdir; lümpen-skolaryanın harekete sunabildiği ve onun niteliksel bir dönüşüm eşiğini aşmasını sağlayan hareketli destek güçleridir.
Çöp konteynerinin ateşe verilmesi, sembolik anlamının ötesinde —sistemin çöpe attıklarının sistemi yakması— tam da bir sınır işlevi görür: Gösterişli ve göz önündeki varlığıyla, doğallaştırılmış okul normunun gündelik hayatta sıradanlaşmasını kesintiye uğratır. İktidar öylesine dağınık biçimde yayılmış, bütün hareketlerimize öylesine iyi nüfuz etmiştir ki artık onu göremeyiz. Rastgele yürüdüğümüzü sanırız ama zillere, güzergâhlara, yönlendirmelere uyarız. El kaldırırız. CVL'de (lise yaşam konseyi) oy kullanırız. CPE'den (eğitim danışmanından) izin isteriz. Bir makine arızalandığında ya da sıkışıp teklediğinde, rutininden aniden çıkar ve onu yeniden dişlileri ve çarklarıyla bir makine olarak görmeye başlarız. Okulun pratik-edilgin yapısında uykuya dalmış iktidarın birden görünür hâle gelmesi için de böyle olağanüstü bir tekleme olayı gerekir. İktidar o zaman, yangının aniden kesintiye uğrattığı rutini yeniden tesis etmek için gözle görülür biçimde, harekete geçen polis biçiminde açığa çıkar. Ateş, bilinçte anında bir değişim yaratır. İktidar birden görünür olur, saf hâliyle kendini gösterir. Ateş, mücadeleyi şiddet ve tehlikenin imgesel düzenine taşıyarak aynı zamanda hareketi niteliksel dönüşüm noktasına kadar hızlandırır.
Liseli isyanının meşru talep, temsil, tartışma ve müzakere yollarını kullanarak hükümetten elde edebileceği her şey, öncelikle bu eşiğin aşılmasına bağlıdır; çünkü bu eşik, hareketin gerçek koşuludur. Ateş elbette söndürülebilir ama eşik bir kez aşıldığında güçler dengesini geri döndürülemez biçimde değiştirir.
Toplumsal varoluş biçiminin doğasında bulunan bir zorunluluk gereği, lümpen-skolarya, bizzat beslediği ve gücünü artırdığı hareket tarafından mülksüzleştirilmekten kaçınamaz. Tıpkı işçinin emek gücünün bir meta olarak elinden alındığı gibi, tıpkı heteroseksüel çift ilişkisinde eşin görünmez cinsel ve ev içi emeğinin gasp edilmesi ya da bilişsel kapitalizmin, tüketicilerin değer üretimini sömürerek onların görünmez dijital emeğine el koyması gibi. Kurumsal bir okul bilincine sahip olmayan (lise sendikalarına inanmazlar, lise bitirme sınavı reformları onları ilgilendirmez, hiçbir talepte bulunmazlar) bu dışlanmışlar, bazen bir araya gelen, çoğu zaman dağınık, son derece tutuşmaya hazır, okul duvarlarının dışında en ufak bir kıvılcımda patlamaya hazır bir kalabalık oluştururlar; ancak, bu çokluk halleri nedeniyle mantıksal olarak örgütlenmeleri ve temsil edilmeleri imkânsızdır.
Lümpen-skolaryanın, okulda ya da başka bir yerde, beyanat anlamında hiçbir zaman bir “manifestosu” olamaz. Normatif düzeni tam da bu gençleri sınıfsal konumlarından ederek işleyen bir okul sisteminde, lümpen-skolarya, eylemlerini yönetecek ve programlayacak bir rasyonaliteye ilke olarak boyun eğemez. Dolayısıyla onun tek manifestosu, sözcüğün fenomenolojik anlamıyla eylemi, kendisidir, bizzat zuhur edişidir. Aralıklı ve alev alev parlayan, ama her an sönmeye, farklılıkların içinde dağılıp görünmezliğe karışmaya hazır bir görünüş. Nitekim bir gösteri, iddialarını dile getirmesinden ve her şeyden önce fenomenolojiktir: Alışıldık koşullarda görünmeyenler, gösteri aracılığıyla ve gösterinin içinde görünür olurlar.
Dogmatik ve rutinleşmiş bireycilik, Maya'nın peçesi gibi birden dağılır; ardında gizlediği toplumsal varoluş biçimlerini açığa çıkarır. Oysa öğretmenler ve eğitim emekçileri, gösterilere katılarak kendilerini görünür kılmayı çoktan bıraktılar. Onları görmüyoruz. Rengârenk bayraklar taşıyan, ağır ağır ilerleyen kortejler; sanki kendi cenazelerinde tabutlarının çevresinde dönüp durur gibi, tekrar tekrar yürüyüp gidiyorlar.
— Anne, bunlar kim?
— Öğretmenler.
— Peki neden bağırıyorlar?
— Gösteri yapıyorlar, haklarını kaybetmekten şikâyetçiler.
— Sonra ne oluyor?
— Sonra herkes evine dönüyor.
Ekim 2026'nın yalnızca birkaç günü içinde lümpen-skolarya, çağdaş öğrencinin çıplak varoluşunu görünür kılmayı başardı. Oysa okulun bütün meslek grupları yıllardır dayanma güçlerini maaş katsayılarıyla dondurmuş bir topluma kendilerini gösterme konusunda başarısız olmuşlardı. Birdenbire ateş. Birdenbire çözülme.
Proletarya çoğalıyor
“Vandallar” meselesi elbette yeni değil; devrimci teorinin öteden beri başına bela olmuş, meşhur bir meselesidir. Marx, işçi sınıfından farklı olarak her zaman örgütlenmeye karşı direnen şu “paçavralar içindeki ayaktakımı”na vebadan kaçar gibi mesafeli duruyordu. Marx onları hep bir kalabalık olarak, çoğul hâlleriyle tanımlar: “Parasız pulsuz uyanıklar, burjuvazinin yozlaşmış ve maceraperest çocukları, serseriler, ordudan atılmış askerler, salıverilmiş mahkûmlar, kürek mahkûmluğundan kaçmış forsalar, dolandırıcılar, hokkabazlar, lazzaroniler, yankesiciler, üçkâğıtçılar, kumarbazlar, pezevenkler, genelev işletmecileri, hamallar, edebiyatçılar, laternacılar, paçavra toplayıcıları, bıçak bileyicileri, kalaycılar, dilenciler…” (Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumeri, V. bölüm)
Bugün bunlara “varoş serserileri”, günübirlik yaşayan küçük çaplı kabadayılar, gözcüler derdik. Marx’ın “lümpen proletarya” etiketiyle hizaya sokmak istediği kalabalık işte budur. Toplumsal hareketlerde paçavralar içindeki proletarya, taktiksel değişkenliğiyle kendini belli eder: Bir proleter devriminin içine sürüklenip ani, neredeyse kendini feda edercesine bir atılımla ona güç katabilir; ama istikrarsız varoluş koşulları, onu egemen sınıfın satın almasına ve gerici manevralara alet etmesine, grevleri kırmasına, yoksul ücretlilere saldırmasına, mücadele edenlere karşı dönmesine de fazlasıyla açık hâle getirir.
Buna karşılık Bakunin, henüz sanayi emeğinin disipliniyle kalıba sokulmamış bütün marjinallerde —işsiz gençlerde, dışlanmışlarda, serserilerde— devrimci gücün bir arketipini gördü. Yani Marx’ın lümpen proletarya adıyla tanımladığı kesimin ta kendisinde. (Birinci örnek)
Üstelik Frantz Fanon da başka bir bağlamda, sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri bağlamında, lümpen proletaryanın ikircikli bir karakter taşıdığını gördü: "Hem eyleme hem de karşı eyleme muktedirdir; mücadeleye dâhil edilmek yerine küçümsenip unutulduğunda, tepkisel bir geri tepme sonucunda özgürleşme hareketlerine karşı dönebilir." (Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri). (İkinci örnek)
Bu iki genel örnek, lümpen-skolaryanın ortaya çıkışının özgül örneğine de uygulanabilir:
1. Statik ve bölünmüş kategorilerle (lise öğrencileri/ayak takımları, öğrenciler/yetişkinler vb.) değil, dinamik bir bakış açısıyla, yani heterojen sosyal gruplar arasında dolaşabilen ve yayılabilen güçleri, tutkuları ve enerjiyi esas almak.
2. Kopuşlar yerine süreklilikler üzerinden düşünmek: “Yabancıları”, tehlike, parazit ya da talihsizlik olarak görmek yerine, saldırdıkları okul sistemi üzerine yaptığımız düşüncelere dahil etmek.
Ekim 2026 hareketi nasıl sonuçlanacak? Bedeli ne olacak? Hesaplar şimdiden yapılmaya başlandı. Gelecek elbette kaygı verici olabilir; zaten gelecek her zaman kaygı vericidir. Normale dönüş, okul çocuklarının ve onlarla işbirliği yapan yetişkinlerin yeniden hizaya sokulması… Gerici sağ, çok çalıştıkları söylenen Çinli çocuklarla rekabeti şimdiden diline doluyor. Haydi, okul-fabrikaya geri dönün! İhanetler de bekleniyor. Bütün bunlar kuşkusuz yaşanacak.
Lise öğrencilerinin talepleri, bakanlığın makine diline çevrildiinde, kamu istihdamında yeni esnekliklere ve eğitimde yeni yabancılaşma biçimlerine alaycı bir şekilde dönüşecek. Ama tam da bu yüzden, gelecek terimleriyle düşünmemek gerekiyor: mücadelenin geleceği, gençliğin geleceği, gezegenin geleceği… Bizi gelecekle felç ediyorlar. Bunun yerine oluşumlar üzerinden düşünmeliyiz. Çünkü mücadelenin şimdiki zamanıyla eşzamanlı olarak, daha şimdiden bir şeyler olup bitiyor.
Polis güçleriyle karşı karşıya gelenler yalnızca “vandallar”, serseriler ve sınıfsal konumlarından edilmiş gençler değil: Matematik ağırlıklı liseliler, TikTok üzerinden seferberlik afişlerini yayarak ve dolaşıma sokarak, çetin ve giderek radikalleşen bir mücadelenin örgütleyicilerine dönüşüyor. 11. ve 12. sınıf öğrencileri kundakçılara dönüşüyor; dikkatli, tedbirli, hızlı davranmayı öğreniyorlar. Banliyölerin ayaktakımına özgü piroteknik eylemler, kent merkezlerindeki küçük burjuvalar tarafından benimseniyor ve öğreniliyor. Alençon ya da Dunkerque'ten, beyaz askılı bluzlar giyen, saçları dümdüz genç kızlar daha düne kadar kendilerini ilgilendirmeyen polis şiddetinin farkına varıyor, bilinçleniyorlar.
Hükümetin kamuoyunda karşılık bulmasını sağlamak ve hareketi parçalamak amacıyla ortaya attığı; ebeveynlerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin bir bölümünün de yinelediği liseliler/vandallar ayrımı artık tutmuyor. Çünkü seferberliğe katılan liselilerin her geçen gün dönüşerek kazandıkları yeni biçimler bu ayrımı boşa çıkarıyor. Sağ basın, yere çakılmış bir babanın bayat ironisiyle, gençler arasında TikTok üzerinden yürütülen bir çöp konteyneri yakma yarışını kınıyor. Oysa 2026 eğitim yılının başından beri liselerde yasaklanan cep telefonu, Parcoursup'ın uyguladığı seçme ve eleme kadar tahammül edilemez bir saçmalığın simgesi: hiçbir işe yaramayan kısıtlamalara, karşılığında hiçbir kapı açmayan karşılıksız zahmetlere boyun eğmek zorunda bırakılmak. Yangınların ve çatışmaların canlı yayınlarda videoya alınması, mücadeleye ve mücadelenin kendi üzerine düşünmesine katkıda bulunuyor; görüntüler, yangınları körüklüyor. Kutsal yakıt olmadan ateşin hiçbir anlamı yok.
“Bu gençlerden ne olacak? Herkes gibi, onların da sonu kötü olacak.” Mesele bu değil. Onların şu anda dönüşmekte oldukları şey, dönüşümleriyle birlikte değişiyor. İşte süreç saf hâliyle karşımızda: Süreç, bütün varlığı aralıklı evrimine dayanan, kimliklerin güçler dengesindeki konumlarına bağlı olarak askıda kaldığı bir varlık biçimidir. Bu süreç içinde, karşı-özneleşme, ateşin hızıyla ivme kazanıyor. Zorlukların karşısında, anlık dayanışmalar doğuyor. Göstericiler, cop darbelerini birbirlerinin yerine karşılamak üzere kendiliğinden araya giriyor. Göz yaşartıcı gazdan sonra birbirlerinin gözlerine serum damlatıyorlar. Daha dayanıklı hâle geliyorlar. Bu süreçte, okul işgallerinde pratik bir ittifak da yeniden kuruluyor: Sisteme dâhil liseliler, dışlanmış etnik azınlık gençleri ve aktivistler arasında. Bu ittifak öyle kolayca dağıtılamayacak; bir kez kurulduğu için, önümüzdeki günlerde ve gelecekte ortaya çıkacak fırsatlarda tekrar kurulması da kolaylaşacak.
Bütün bunlar, tam da gözlerimizin önünde, lise kapılarının önünde olup bitenler, okullu gençliğin devrimci oluşunu, orta sınıf ve burjuva çocuklarının proleterleşmelerini oluşturuyor. Lümpen proletaryanın öznel olarak birleşememesi, onun zayıflığının ve taktiksel değişkenliğinin kaynağıdır; ama paradoksal biçimde gücü de buradadır. Çünkü ortak bir zemine ya da kolektif bir ifade öznesine —“biz işçiler olarak”, “biz kadınlar olarak” vb.— sabitlenmediğinden, aynı zamanda daha bağımsız, daha gaz hâlinde ya da buhar gibi daha uçucu bir yapıdadır; sınıflar arasında toplumsal dokunun içine yayılabilir, oraya sızabilir. Proletarya çoğalıyor!
Lümpen-skolarya, pratiklerini kendi toplumsal koşullarının ve banliyölerinin dışına böyle yayabiliyorsa, bunun nedeni normal öğrencinin halktan gelen hayaletiyle arasındaki sınırı çoktan aşmış olmasıdır. Neoliberal ve algoritmik iktidar rejiminde —Parcoursup bunun okuldaki simgesidir— sınıfsal konumundan edilmiş öğrenci, her zamankinden daha fazla tipik öğrenci ya da karanlık öncü hâline gelmiştir; durumu en nesnel, en belirleyici ve en semptomatik olan öğrenci odur. Okul çoktan hayaletler rejimine girmiştir: Artık bütün öğrencilerin hakikatini, farklı derecelerde de olsa, yansıtan hayaletin kendisidir. Bugün sıradan her lise öğrencisinin içinde artık bir baş belası, çalışkan ama işe yaramaz, yön değiştirmiş, hiçbir yere yerleştirilemeyen, diplomasının değeri düşmüş bir mezun vardır; tıpkı her sıradan gencin içinde bir “kho”, biraz lascar, biraz chouf bulunması gibi. (**)
Pronote ve sanal sınıflar, göstericilerin üzerinde uçan gözetleme dronları gibi, herkesi ekranının karşısında evine geri göndermeye yarayan birer kamu düzenini koruma aracı oldu. Ama liseliler karşı konulmaz biçimde yeniden okul kapılarına dönüyor. Hayaletin ete kemiğe bürünmüş bir görüntü gibi gerçekliğin içine daldığı, duvarların arasından geçtiği ve nihayet okulu sınırlarından kurtardığı zaman gelmiş gibi görünüyor. Yürüttükleri bu deneyimde, öğrencilerin kaybedecekleri tek şey, rutin yaşamlarıdır.
Bütün sınıfların proleterleri çoğalın!
Fernand Illich Grubu
Kaynak: lundiMatin
(*) Lümpen-skolarya: Okul sisteminin dışına itilmiş, marjinalleştirilmiş öğrenciler topluluğu anlamında yakıştırma. Marx'ın, Lümpen proletarya tanımına kinayeli gönderme.
(**) Kho: Genellikle frère (kardeşim, dostum) anlamında kullanılan, banliyölü gençlik çevrelerinde duyulan bir hitap.
Lascar: Argoda kurnaz, sokakları bilen, kendine güvenen veya biraz serseri tavırlı genç/adam anlamına gelebilir. Bağlama göre olumlu, samimi ya da küçümseyici olabilir.
Chouf: Fransız banliyö argosunda özellikle uyuşturucu satışı yapılan yerlerde gözcülük yapan kişiyi ifade edebilir. Arapça šūf (شوف), yani “bak!” veya “gözle!” sözcüğüyle ilişkili.