Türkiye’de militarizm: Krizi örten güçlü devlet projesi
Türkiye’de militarizm yalnızca silahlanma meselesi değildir.
Aynı zamanda bir yönetme biçimidir.
Özellikle AKP iktidarı boyunca güvenlikçi siyaset, yalnızca devlet aygıtında değil; gündelik hayatın dilinde, medyada, eğitimde, sınır politikasında, dış politikada ve ekonomik tercihlerde de kalıcılaştı. “Beka”, “milli güvenlik”, “terörle mücadele”, “dış güçler”, “yerli ve milli duruş” gibi kavramlar, iktidarın kriz dönemlerinde en sık başvurduğu siyasal araçlara dönüştü.
Bu nedenle Türkiye’de savunma sanayii yalnızca ekonomik bir sektör olarak görülemez.
Aynı zamanda siyasal bir vitrindir.
İktidarın kendisini “güçlü devlet”, “kuşatılmış ülke”, “dünyaya meydan okuyan Türkiye”, “yerli ve milli teknoloji” imgeleriyle yeniden üretmesinin araçlarından biridir.
Ülke ekonomisinin ağır bir sıkışma içinde olduğu açık. Enflasyon hâlâ yüksek seyrediyor. İşsizlik, güvencesizlik, hayat pahalılığı ve borç yükü geniş kesimlerin gündelik hayatını belirliyor. Hane halklarının alım gücü düşerken, temel ihtiyaçlara erişim zorlaşıyor. Barınma, gıda, eğitim ve sağlık artık geniş toplum kesimleri için her gün biraz daha yakıcı hale geliyor.
Böyle bir tabloda savunma sanayii başarıları, iktidar dili içinde özel bir yere yerleştiriliyor.
İHA’lar, SİHA’lar, savaş gemileri, füze sistemleri, savunma fuarları ve askeri teknoloji haberleri yalnızca teknik gelişmeler olarak sunulmuyor. Bunlar aynı zamanda “milli gurur”, “bağımsızlık”, “büyük Türkiye” ve “güçlü devlet” anlatısının parçası haline getiriliyor.
Oysa aynı anda emekçiler yoksullaşıyor, gençler geleceksizleşiyor, emekliler geçinemiyor, öğrenciler barınamıyor, kamusal hizmetler zayıflıyor.
Bu çelişki, Türkiye’de militarist söylemin nasıl işlediğini gösteriyor: ekonomik başarısızlıkların, hayat pahalılığının ve toplumsal memnuniyetsizliğin üzeri çoğu zaman milli gurur, savunma sanayii başarıları ve güvenlikçi hamasetle örtülüyor.
Savaş sanayii yalnızca silah üretmez.
Aynı zamanda rıza üretir.
Geçinemeyen yurttaştan güçlü devlet imgesiyle gurur duyması beklenir. Sofrasındaki eksilmeyi, ekrandaki askeri başarı görüntüleriyle telafi etmesi istenir. Gündelik hayatında yoksullaşan insana, dünya sahnesinde güçlenen bir ülkenin parçası olduğu söylenir.
Bu, ekonomik krizin üzerini örten ideolojik bir perde işlevi görür.
Türkiye’de AKP iktidarının güvenlikçi siyaset dili uzun süredir yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de belirleyici hale geldi. Bu dilin en önemli etkilerinden biri, iktidarın tercihleri ile devletin güvenliğini bilinçli biçimde iç içe geçirmesidir.
Bir siyasi iktidara yöneltilen eleştiri, sanki ülkeye yöneltilmiş bir saldırıymış gibi sunulabilir. Ekonomi politikalarının sorgulanması, “milli mesele” gibi çerçevelere çekilebilir. Dış politika eleştirisi, kolayca “devlet karşıtlığı” ya da “düşmanın diliyle konuşmak” suçlamasına bağlanabilir.
Böyle bir atmosferde birçok gerçek sorgulanamaz hale gelir.
Savunma harcamalarının toplumsal maliyeti yeterince konuşulamaz.
Sınır ötesi operasyonların siyasal sonuçları tartışılamaz.
Gençlerin militarist bir dille kuşatılması sorgulanamaz.
Eğitimin ve medyanın güvenlikçi söylemle biçimlenmesi olağanlaştırılır.
Ekonomik krizin sorumluluğu yerine, “ülkenin etrafındaki tehditler” anlatılır.
Böylece halkın gerçek gündemi ile iktidarın kurduğu gündem arasındaki mesafe büyür.
Bir yanda hayat pahalılığı, işsizlik, borç, geçim sıkıntısı, barınma sorunu ve kamusal hizmetlerin aşınması vardır. Diğer yanda “büyük Türkiye”, “güçlü ordu”, “yerli savunma”, “dış tehditlere karşı milli birlik” anlatısı vardır.
Bu iki dünya arasındaki uçurum, Türkiye’de militarizmin neden yalnızca askeri değil, aynı zamanda ideolojik ve sınıfsal bir mesele olduğunu gösterir.
Medya ve kamusal tartışma alanı da bu tablonun dışında değildir. RTÜK cezaları, yayın durdurma kararları, gazeteciler üzerindeki baskılar, sosyal medya soruşturmaları ve muhalif sözün sürekli denetim altında tutulması, güvenlikçi iklimin düşünce hayatına nasıl yayıldığını gösterir.
Mesele yalnızca tek tek cezalar değildir.
Daha önemli olan, kamusal tartışma alanının giderek daha kırılgan, daha denetimli ve daha kolay disipline edilebilir hale gelmesidir. Böyle bir ortamda militarist söylemin sorgulanması da, ekonomik tercihlerin tartışılması da zorlaşır.
Türkiye’de halkın militarizasyonu yalnızca askeri törenlerle ya da savaş haberleriyle gerçekleşmez.
Okullarda, ekranlarda, resmi törenlerde, dizilerde, haber dilinde, seçim meydanlarında, sınır politikalarında ve kriz anlarında sürekli yeniden üretilir. Çocuklara erken yaşlardan itibaren “millet”, “bayrak”, “şehitlik”, “ordu”, “vatan” gibi kavramlar çoğu zaman eleştirel düşünceden koparılmış kutsal bloklar halinde sunulur.
Böylece savaş, ölüm ve itaat üzerine kurulu bir siyasal kültür, gündelik hayatın doğal parçasıymış gibi yerleşir.
Bu kültür içinde yoksulluk bile çoğu zaman siyasal bir sorun olarak değil, sabır ve fedakârlık meselesi olarak anlatılır.
Emekçiden fedakârlık istenir.
Emekliden sabır beklenir.
Gençten susması istenir.
Kadından dayanması beklenir.
Yoksuldan “vatan için” katlanması istenir.
Ama aynı anda savaş sanayiine ayrılan kaynaklar, askeri harcamalar, güvenlik bütçeleri ve gösterişli projeler sorgulanamaz bir kutsallık perdesiyle korunur.
AKP iktidarının en kritik siyasal başarılarından biri, kendi tercihlerini “milli zorunluluk” gibi sunabilmesidir.
Ekonomi yönetimi başarısız olabilir. Halk yoksullaşabilir. Hukuk aşınabilir. Medya baskı altında olabilir. Gençler ülkeden gitmek isteyebilir. Emekliler geçinemeyebilir. İşçiler açlık sınırına yakın ücretlerle çalışabilir.
Ama bütün bu tablo, güvenlikçi söylemle bastırılabilir.
Çünkü militarist siyaset, yalnızca dış düşmana karşı değil, içerideki itirazı disipline etmek için de çalışır.
Bu yüzden Türkiye’de militarizm, mevcut iktidarın ekonomik krizle, otoriterleşmeyle ve toplumsal rıza üretimiyle kurduğu ilişkinin merkezinde durur. Savunma sanayiinin büyümesi, yalnızca teknolojik bir gelişme olarak değil, iktidarın kendisini “güçlü devlet”, “kuşatılmış ülke”, “yerli ve milli direnç” imgeleriyle yeniden üretmesine hizmet eden bir siyasal araç olarak da okunmalıdır.
Tam da bu nedenle Türkiye’de anti-militarist itiraz, yalnızca savaşlara karşı çıkmakla sınırlı bir anlam taşımaz.
Aynı zamanda yoksullaşmanın üzerini örten siyasal dile, toplumsal itirazı bastıran güvenlikçi mantığa, ekonomik krizi milli hamasetle perdeleyen iktidar düzenine ve sorgulamayı zorlaştıran ideolojik kuşatmaya da temas eder.
Ekonomik çöküntünün derinleştiği, kamusal kaynakların ağır baskı altında olduğu, hayatın yaşanılamaz hale geldiği ve toplumsal eşitsizliklerin büyüdüğü bir ülkede militarizm, yalnızca dış politika tercihi değil, iç siyaseti tahkim eden bir araç haline gelir.
Bu nedenle Türkiye’de militarizm eleştirisi, aynı zamanda yoksullaştıran, susturan ve sorgulamayı zorlaştıran iktidar düzeninin eleştirisi olmadan eksik kalır.
Savaş, yalnızca bombalar düştüğünde başlamaz.
Bazen bir bütçe görüşmesinde başlar.
Bazen bir savunma ihalesinde.
Bazen bir televizyon ekranında.
Bazen bir okul töreninde.
Bazen bir seçim meydanında.
Bazen de geçinemeyen halka “güçlü devlet” görüntüleri izletildiğinde.
Silaha ayrılan her bütçe hayattan kesilir.
Memlekette bu cümle, yalnızca askeri harcamalara dair bir itiraz değil; aynı zamanda ekonomik krizin üzerini örten, toplumu güvenlikçi dille hizaya sokan ve halkın gerçek gündemini milli hamasetle bastıran siyasal düzeni anlamak için de anahtar niteliğindedir.
Mesele yalnızca insanların savaşa gitmemesi değildir.
Mesele, toplumların savaş için yaşamaya alıştırılmasıdır.
Ve Türkiye’de bu alıştırma, uzun süredir yalnızca kışlada değil; okulda, ekranda, bütçede, meydanda, haber dilinde, seçim propagandasında ve geçim sıkıntısının üzerini örten güçlü devlet perdesinde sürmektedir.